Copyright © 2014 - Tamer Baran - Tüm Hakları Saklıdır.
Bu blogta yer alan yazılar (içerik), 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince eser sahibi olan Tamer Baran'a aittir. Söz konusu içerik eser sahibinin izni olmadan kopyalanamaz,yayınlanamaz...

9 Ekim 2009 Cuma

Sinemanın gecikmiş özgürlüğü: “Yasak İlişki”

Uzun yıllar sonra ilk kez sinema “Yaşasın aşk!..” sloganını yükseltiyor. Uzun yıllar sonra ilk kez sinema, gecikmiş bir özgürlükle yeniden canlanıyor…

Evlilik dışı ilişki ilk gününden beri sinemanın sevdiği temalardan biri olmuştur. Ortalama seyircinin -mutlu bir evlilik sürdürüyor olsa da- hep yaşamak istediği bir ilişki biçimini, kendisiyle özdeşleştiği bir kahraman ve hayran kaldığı bir sevgili modeliyle birlikte perdeye getiren filmler, hemen her ülkede, hemen her dönemde ilgi görmüşlerdir.

Gerek Türk ve gerekse Amerikan sinemasında, bu tür ilişkilere önceleri “yasak ilişki” gözüyle bakılırdı. Seyircinin muhafazakarlığına koşut olarak, kameranın arkasındaki göz de “ahlakçı” olmak durumundaydı. O yüzdendir ki, evli olan taraf erkek olurdu genellikle. Çoğunluklu Leyla Sayar gibi bir vamp kadın adamı baştan çıkarıp evlilik dışı ilişkiyi başlatır, özünde iyi bir insan olan erkek kahramanımız bir süre kadının cazibesine kapılır, ama sonra aklı başına gelir ve karısına, mutlu yuvasına koşardı, Cüneyt Arkın’ın “Kırık Hayatlar”da yaptığı gibi…

Çünkü aslolan evlilikti, adına yuva denen mutluluk tapınağı, kim olursa olsun bir kadın için, yeni bir aşk için yıkılamaz, terk edilemezdi. Böylece seyirci, imrendiği türden bir ilişki yaşayan kahramanla özdeşleşip ilişkinin keyfini sürer, ama sonra onun karısına dönmesiyle, yani kendisinin belki de hiç yaşayamayacağı bir aşkın da, kendisinin mahkum olduğu evlilik kurumu sınırları içinde sonuçlanmasıyla bir tür avuntu yakalar, hayattaki en önemli şeyin evlilik olduğu düşüncesini paylaşmaktan mutlu olurdu. Demek ki hata yapmamış, evlenmekle “iyi bir şeyler” kaçırmamıştı!..

Alan razı, satan razıydı sözün kısası; filmlerde, ahlakçı bakış açısını kıramayan seyirciyi rahatsız edecek bir şey de yoktu. Kaldı ki sinema bu tür ilişkilere daha az eleştirel bakan seyirci için de, başka tür filmlerinde aynı temaları işliyor, gangsterler, haydutlar, kovboylar hep evlilik dışı ilişkiler yaşayıp günlerini gün ediyorlardı.

Ve özgürlük dönemi
Derken 60’lı yıllar geldi… 1968’de patlayacak olan özgürlük rüzgarı, hemen tüm Batı ülkelerini etkisi altına aldı ve sinemada, “Easy Rider”, “Butch Cassidy and the Sundance Kid-Sonsuz Ölüm”, “Three Days of Condor-Akbabanın Üç Günü”, “Bonnie & Clyde” gibi yasadışılığı, alternatif yaşam biçimlerini öne çıkaran, “anti-hero”ların boy gösterdiği sistem karşıtı filmler çekilmeye başlandı. Evlilik kurumuyla acımasızca alay eden “Who’s Afraid of Virginia Wolf-Kim Korkar Hain Kurttan?” ve bir yasak ilişkiyi konu alan “The Graduate-Aşk Mevsimi” de aynı dönemin ürünleri arasında yerlerini aldılar. “Aşk Mevsimi” bir genç ile orta yaşlı, evli bir kadın arasındaki ilişkiyi onaylarken, bir düğüne baskın yapan delikanlının sevgilisini gelinlikle kaçırdığı sahneyi de sinema tarihine armağan etti. Düğünün, dolayısıyla evliliğin büyüsü bozulmuş, kutsallığı kalmamıştı artık, önemli olan aşktı... Bir zamanlar kendilerini vamp kadınlardan uzak tutması gereken aklı başında insanlar şimdi, yakaladıkları noktada aşka sımsıkı sarılıyor, evlilik ve benzeri bağları, toplumsal baskıları iplemiyorlardı. Sinemanın bu en görkemli özgürlük döneminde, filmlerdeki evlilik dışı ilişkiler de özgürleşmiş, “özgür seks”ten bahsetmeye başlayan genç seyircinin arzuladığı düzeye erişmişti.

Ve “Yeni Sağ”...
Bu özgürlük dönemi 80’lere kadar sürdü. Dünya sinemasında ilk ürününü 1976’da, Martin Scorsese’nin yönettiği “Taxi Driver-Taksi Şoförü” ile veren yeni sağ sinema, 80’lerden itibaren Reagan, Thatcher, Özal gibi liderlerin Batı ülkelerinde iktidara gelmeleriyle başlayan Yeni Sağ döneminde doğal olarak serpildi, özgür dönemin “günah”larını temizlemeye koyuldu. Evlilik dışı ilişkiler de bu temizlikten paylarını aldılar. Adrian Lyne 1987’de “Fatal Attraction-Öldüren Cazibe”yi çekti. Sonraki yıllarda çok yaygınlaşacak olan psikolojik gerilim türünün ilk örneği olan film, evlilik dışı ilişkiler konusunda da sinemanın gördüğü en ahlakçı yaklaşımı barındırıyor, insanlardaki AIDS korkusundan da güç alarak, seyirciyi, asla ve kat’a evlilik dışı ilişki kurmaması için uyarıyordu. Geçmişin, yalnızca kendi mutluluğu için evli erkeği baştan çıkaran vamp kadınının yerini, Glenn Close’un fiziğiyle simgeleşen, başka bir tür kötü kadın almıştı. Bu kadın, sevgilisi yuvasına döndüğünde boyun büküp oturmuyor, adamın kızının tavşanını haşlamak da dahil bilumum kötülüklerle saldırıya geçiyor, hayatı, yalnız evlilik dışı ilişki kurma “günah”ını işleyen erkeğe değil, onunla birlikte tüm ailesine zindan ediyordu.

Yeni Sağ sinemanın ve psikolojik gerilimlerin saltanatı 90’lı yıllara kadar sürdü. Tüm bu yıllar boyunca seyirci, “kutsal aile”ye yönelik tehlikeleri anlatan filmler aracılığıyla, kendi benliğinin derinliklerinde kalan korkularla perdede karşılaştı, “yabancılar” konusunda defalarca uyarıldı, korkutuldu. Çoğunlukla kendi olumsuz özellikleri yüzünden adam gibi bir yuva kurup mutlu olamamış birtakım kötü şahıslar her an onun da kapısını çalabilir, güzelim mutluluğunu yerle bir edebilirlerdi. Çünkü onlar da kutsal aile tapınağında vaftiz edilmek istiyorlardı. Hollywood yıllarca “Poison Ivy-Zehirli Sarmaşık”, “Unlawful Entry-Kanunsuz Giriş”, “Pasific Heights-Pasifik Tepeleri” gibi filmlerle aynı karakter ve temaları işleyip durdu.

Ve yeni bir özgürlük söylemi…
Kutsal evlilik kurumu konusundaki bu yalanlar ve karakterlerin kötülüğü konusundaki abartılı tavır artık bitiyor. Çünkü sinema, yeni bir döneme giriyor. Genellikle “Clinton dönemi” diye adlandırılan bu çağın özelliği, yeni sağ iktidarların ve yeni sağ sinemanın bitişini müjdelemesi… Artık gereksiz korkulara, evlilik dışı ilişkiler konusunda uyarılara gerek kalmadı. Glenn Close gibi kadınlardan, onların aslında AIDS’i simgelediğini fark etmeden korkmanıza gerek yok. Şimdi artık, yeni sağ iktidarların cenderesinin dışında kalmanın rahatlığıyla, hayat, mutluluk, aşk ve evlilik dışı ilişkiler konusunda daha özgür düşünebiliriz.

Bu yeni özgürlük döneminin ilk aşk filmi “Yasak İlişki” oldu. Meryl Streep’in canlandırdığı evli, iki çocuklu kadının, Eastwood’un canlandırdığı bir adamla evlilik dışı ilişki kurmasını anlatan eserde ilk göze çarpan, filmin yaşanan ilişkiyi güzel, yüce, hatta kutsal bir şey olarak ele alması, “Böyle bir şey hayatta insanın başına bir kez gelir” demesi… Film, hayata sevgililerin açısından bakıyor, onların dışında kalan her şeyi önemsiz kabul ediyor.

Eastwood’un filminin, “yasak ilişki”yi konu alan filmlerden farkı ilişkinin kurulması, sonunda birlikte kaçılması ya da “yuva”ya dönülmesi gibi öğeleri herhangi dramatik unsurlar olarak değil, felsefi ve etik bir tartışmanın malzemesi olarak ele alması, uzun uzun tartışması…

Evlilik dışı ilişki yaşayan karakterin sonunda yuvasına dönmesini kaçınılmaz ve doğal bir karar değil, doğruluğu tartışmaya açık bir eylem olarak alan film, bununla da kalmayıp, bu yaşananların uzun yıllar sonra kadının çocuklarının evliliklerine de olumlu etkide bulunduğunu gösteriyor. Sonuçta film karakterlerinin hiçbirisi böyle bir ilişki yaşadığı için kadını suçlamıyor, aksine ona imreniyorlar. Aynı kasabada, yaşadığı evlilik dışı ilişkinin dedikoduları süren öteki kadının da haklı çıkarılması, yasak ilişkiye yeni bir bakış açısının altını bir kez daha çizen, oradaki felsefeyi güçlendiren bir öğe.

Uzun yıllar sonra ilk kez sinema, “Yasak İlişki” filmiyle, “Yaşasın aşk!..” sloganını yükseltiyor.

Uzun yıllar sonra ilk kez sinema, gecikmiş bir özgürlükle yeniden canlanıyor…

Yeni Sinema Gazetesi, Yıl: 1, Sayı: 10, 9 Aralık 1995

Bridges of the Madison County / Yasak İlişki
Yönetmen: Clint Eastwood; Senaryo: Richard LaGravenese (Robert James Waller’ın aynı adlı romanından); Yapımcılar: Clint Eastwood, Kathleen Kennedy; Görüntü yönetmeni: Jack N. Green; Müzik: Lennie Niehaus, Clint Eastwood; Kurgu: Joel Cox; Sanat yönetmeni: William Arnold; Oyuncular: Clint Eastwood (Robert), Meryl Streep (Francesca), Annie Corley (Caroline), Victor Slezak (Michael), Jim Haynie (Richard); 1995 ABD yapımı; 135 dakika; Dağıtımcı firma: WB.; Gösterim tarihi: 27 Ekim 1995

Bağlasan da sevmez ki!: "Bağla Beni"

Çünkü insanlar arası ilişkilerde, “aşk” gibi güzelliklerin oluşabileceği koşullar, ilişkiye çirkinlik girdiğinde yok olur; şiddet sevgiyi öldürür

Sinema bir maceradır; bilmediğiniz, tüm tanıtıcı yayınlara karşın asla tam olarak emin olamayacağınız bir filme gidip o yönetmeni, sinemasını, “evren”ini keşfetmeye çalışmak hiç ummadığınız sonuçlar doğurabilir. Örneğin İtalyan yönetmen Guiseppe Tornatore “Cinema Paradiso-Cennet Sineması”ndan sonra ikinci filmi “Stanno Tutti Bene-Herkesin Keyfi Yerinde” ile hoşnut bırakır sizi ve örneğin Pedro Almodovar şaşkınlığa ve düş bozumuna uğratır.

“Bağla Beni”den önce “Matador” ve “Women on the Edge of Nervous Breakdown-Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar” gibi filmleriyle edindiği ün bize de ulaşan Almodovar, yalnız ülkesi İspanya’da değil, tüm dünyada “özgün”, “bağımsız”, “ayrıksı” vb. nitelemelerle tanınan genç bir yönetmen. İlginç insanların filmini yapıyor, yapıtlarını ilginç fikirlerle beziyor. Bunlara itirazımız yok da, “Bağla Beni”nin neresi, ne kadar ilginç (ve ayrıksı ve özgün) doğrusu tartışılır…

İlginç olan filmin çıkış noktası… Psikiyatri kliniklerinde, ıslahevlerinde büyümüş, normal insanlarınkine benzeyen düşleri olan anormal bir genç, epeydir tutkun olduğu sinema oyuncusunu kaçırır ve yatağa bağlayıp kendisine aşık olmasını beklemeye başlar… Seyirci de onunla birlikte, bu ilişkinin nasıl bir hal alacağını merak eder kuşkusuz. Sonra kız kendisini bağlayan erkeğe meyil vermeye başlar, film de ilginçliğini yitirmeye… Hele kız erkeğe “bağla beni” dediğinde, hoş olacağını umduğunuz seyirliğin sonucu kapkara harflerle beyninize kazınır: Düş bozumu…

Almodovar kusura bakmasın ama filmini (hem de beğenilebilecek tüm noktalardan yola çıkarak değerlendirdiğimde) ben beğenemiyorum. Bir kere kendimi filmin ilk yarısıyla ikincisinin bambaşka olduğu düşüncesinden kurtaramıyorum. İlk yarı özellikle tiplemelerle (Ricky, Marina, yönetmen, Marina’nın ablası vs.), öykünün girişiyle Almodovar ismini hak ediyor da, ikinci yarı, sıkıcı Hollywood filmlerinden birinden çıkıp gelmiş sanki!.. Kız kurtulduktan sonra bile erkeği arar da, bulur da, o yoz çevrede rastlamadığı “saflığı” çocukta bulmuştur da, sanki hep onu beklemiştir de… Bu kadarına da dayanılamaz doğrusu.

Almodovar’ın gözlemlerinin sonucu olan küçük ayrıntılar da filmi yeterince zenginleştirmiyor, deyim yerindeyse kurtarmaya yetmiyor. Üstelik yarattıkları atmosferle, ayrıntı zenginliğiyle gerçekten seçkinleşen bir “Halfoine-Çatıların Çocuğu”nu, bir “Herkesin Keyfi Yerinde”yi, hele “Batı’nın Sakin Havası”nı izledikten sonra “Bağla Beni”yi ayrıntılarıyla, hınzırlığıyla, ayrıksılığıyla övmek olanaksız.

Son bir nokta: Almodovar aksini düşünse de Ricky ile Marina arasındaki ilişki çıkışsızdır aslında. Porno yıldızı da olsa Marina önce insandır, kadındır. Ve ben doğrusu kaçırılıp bağlandığı için kendisini kaçıranlara sempati besleyen bir kadına rastlamadım henüz; bunun olabileceğine inanmıyorum. Çünkü insanlar arası ilişkilerde, “aşk” gibi güzelliklerin oluşabileceği koşullar, ilişkiye çirkinlik girdiğinde yok olur; şiddet sevgiyi öldürür.

Almodovar’ın öyküsünü üzerinde yükselttiği iki temel de bu savı doğrular gibi. Birincisi Marina’nın saygın bir sinema yıldızı değil, porno filmlerin oyuncusu olması; bu özelliğin öyküye, Marina’nın içtenlikten yoksun ilişkilerden, erkeklerden bıkmış olması olasılığını kazandırması (belki kendisine tutkuyla bağlı olduğu halde, ona o istemedikçe elini sürmeyecek kadar saygı duyan başka erkeğe rastlamamıştır, kim bilir), ikincisi de, Ricky ile ilişkilerinin bir geçmişinin bulunması. Marina’nın bir yıl önce de hiç tanımadığı halde Ricky’den hoşlanmış, onunla yatmış ve o geçici ilişkiden hoşnut kalmış olduğunu anımsaması Ricky için epey bir kazanım anlamına gelmiyor mu?..

Sonuçta özgünlük, ayrıksılık iddiası bir yana, beklendiği kadar hoş da olmayan bir film “Bağla Beni”… Ama ille de görecekseniz, üstelik Almodovar’ın ünü gitmenize neden olacaksa, ikinci yarısını izlemeseniz de olur…

Sinema Gazetesi, Sayı: 85, 27 Nisan-4 Mayıs 1991

Atame - Tie Me Up, Tie Me Down / Bağla Beni
Yönetmen: Pedro Almodovar; Senaryo: Pedro Almodovar, Yuyi Beringola; Yapımcı: Enrique Posner; Görüntü yönetmeni: Jose Luis Alcaine; Müzik: Ennio Morricone; Kurgu: Jose Salcedo; Oyuncular: Victoria Abril (Marina), Antonio Banderas (Ricky), Loles Leon (Lola), Julieta Serrano (Alma), Maria Barranco (Medica); 1990 İspanya yapımı; 111 dakika; Gösterim tarihi: Nisan 1991

2 Ekim 2009 Cuma

Filmleri incelemek

Otoriteler tarafından Bergman ya da Bunuel'e kıyasla yeterince değerli bulunmayan Sergio Leone, Alfred Hitchcock gibi ustaların filmleri de eşsiz senaryo dersleri içerir. Örneğin "Sapık"ın dramatik yapısını ya da "Batıda Kan Var"ın öyküleme tekniğini yakından inceleyerek sinema okullarında öğretilmeyen değerli bilgilere ulaşabiliriz.

"Seven-Yedi" filminde David Mills (Brad Pitt) neden tren her geçtiğinde sallanan bir evde oturmaktadır? "Barton Fink"te Charlie'nin (John Goodman) neden kulağı ağrır? "8 mm."de bahçesindeki yaprakları süpürürken gördüğümüz Tom (Nicholas Cage) neden bir sonraki sahnede, aynı işi yol kenarında yapan adama şaşarak bakar?

İzlediği filmlerden çıkardığı soruları sabahlara kadar tartışmak, sinemaseverliğin en zevkli taraflarından biridir ve profesyonel bir sinemacı, özellikle senaryo yazarı olmanın zorunlulukları arasında önde gelir.

İzlediğiniz filmin senaristi, kendisince önemli bir nedenle yaprak süpürmek gibi bir öğeyi senaryosuna dahil etmiş, yönetmen de bu gerekliliği paylaşarak bu unsuru görüntülemiştir. Bu çabaların nedenini anlamak benzeri bir zorluğu çözebilmek için birikim sağlar.

Geçen sayı, "Ne yazacağız?" sorusunu "tür filmi" yanıtıyla sınırlı tutmuş, gişeye yönelik filmleri endüstrinin koşullarının belirlediğinden söz etmiştik. bu sayı bir adım daha ileri gidelim ve ikinci soruya geçelim: "İşe nereden başlayacağız?"

Klasik yanıt burada da geçerli: Film seyrederek. Daha doğrusu filmleri inceleyerek... Polisiye yazacaksanız, bu türün tarihini ve bugünkü durumunu bilmek, özellikle son 15 yılda yapılmış kayda değer örnekleri incelemek zorundasınız. Yoksa, şaheser olduğunu sandığınız senaryonuz, çekilmesi söz konusu olsa bile seyirci tarafından fazla basit bulunur, küçümsenir. Sinema büyü demektir, seyircinin gözünü boyayamayan, saygısını uyandıramayan bir filmin yüksek hasılat yapması mümkün değildir. Gerçi her sanatçı eserinin geniş kitlelerce benimsenmesini ister ama, gişe başarısı sizin için önemli olmayabilir. Bu durumda en azından sinema çevresinin, arkadaşlarınızın ya da eleştirmenlerin görüşüne değer veriyorsunuzdur ve onlar da birer seyircidir.

Türün son örneklerini dikkatle inceleyen, eski yapıtlarla kıyaslayan bir senarist, örneğin Nora Ephron'un romantik komedi türüne ne kazandırdığını öğrenmiş olur. Aynı kulvarda yarışacağına göre, üstünlüğünü kanıtlamış rakibine karşı kimi kozları olmak zorundadır, bunları daha kolayca planlayabilir. Aksi takdirde Ephron'un örneğin "Sleepless in Seattle-Sevginin Bağladıkları" filminde getirdiği yeniliği yinelersiniz, ki bu da en hafifinden tatsız bir durumdur.

Kuşkusuz bu konuda bizim bir avantajımız var, yazacağınız romantik komedi Türkiye'de geçeceği, Türklerin aşkını anlatacağı için zaten farklı olma potansiyeli yüksektir. Ama bu, finalde sonsuza dek mutlu olacaklarını anlayacağımız kızla erkek film boyunca birbirlerini hiç görmezler, gibisinden bir ana motifi yineleyebileceğiniz anlamına gelmez.

Filmlerin incelenmesi doğal olarak konuyla ilgili geniş bir okuma yapmayı da içerir. Genç sinemacılar sinema yazarlarını küçümseme eğilimindedirler, oysa en beğenmediğiniz eleştirmenden bile öğreneceğiniz çok şey olabilir. En azından işleri gereği sizden çok daha fazla film izlemiş olduklarından türlerin konumu hakkında daha geniş bilgiye sahiptirler. Her türlü sinema yazısını, sinemacılarla yapılmış söyleşileri, Tarkovski, Fellini gibi önemli yönetmenlerle ilgili kitapları okuyup edinilen önemli ya da ilginç ve özellikle kafa karıştıran her bilgiyi ciddiye almak, tartışmak gerekir.

Türkiye'de olmanın dezavantajını özellikle usta yönetmenlerin yapıtları hakkındaki inceleme/araştırma yazılarını internetten edinerek gidermeye çalışmak olası. Ancak önemli olan "idrak"tir, bir başkasının örneğin Welles hakkında yazdıklarını, filmlerini izleyerek yeniden değerlendirmek, o görüşü kendi fikri haline getirmek gerekir.

Sinema yazınında yeterince önem verilmeyen popüler sinema ürünlerine de bu çaba içinde geniş yer ayırmakta yarar olacaktır. Uzmanlar şiirle ilgilenen gençlere serbest vezin yazmak arzusundalarsa bile hece vezni çalışmalarını önerirler, bu türün getireceği kısıtlamalarla uğraşmak, sözcük seçimi gibi konularda iyi bir eğitim malzemesidir. Aynı mantıkla, kişisel olarak gişeye yönelik filmler için senaryo yazmaya karşı olan genç senaristler tür filmi çalışması yapmalıdırlar, sinema tarihine adlarını yazdıracak yapıtlara imza atabilmeleri için, giriş, gelişme ve sonuç bölümleri şablonlarla denetlenen bir senaryoda seyirciyi sürükleyebilecek yenilik ve sürprizler yapabilmeleri gerekir.

Ustalığını kanıtlamış William Goldman ("Marathon Man-Maratoncu"), David Mamet ("The Postman Always Rings Twice-Postacı Kapıyı İki Kere Çalar"), Andrew Kevin Walker ("Yedi") gibi Hollywood senaristleri de hemen yalnızca gişe filmleri yazıyorlar, ancak inanın gençlere pekçok şey öğretebilecek kadar geniş donanıma sahiptirler. Aynı biçimde, otoriteler tarafından Bergman ya da Bunuel'e kıyasla yeterince değerli bulunmayan Sergio Leone, Alfred Hitchcock gibi ustaların filmleri de eşsiz senaryo dersleri içerir. Onların filmlerini izleyip neyi neden yaptıklarını anlamaya çalışmak insanı çok geliştirir. Örneğin "Psycho-Sapık"ın dramatik yapısını ya da "Once Upon A Time In The West-Batıda Kan Var"ın öyküleme tekniğini yakından inceleyerek sinema okullarında öğretilmeyen değerli bilgilere ulaşabiliriz.

Tüm bunları yaptığınızı ve ele alacağınız tür hakkında geniş bilgiye sahip olduğunuzu varsayalım, şimdi artık bir adım daha atmaya hazırsınız demektir. İşlemek istediğiniz türe uygun bir soruyla başlamak yararlı olabilir: Polisiye yazacaksanız sizin dedektifiniz nasıl biri olacak? "Lethal Weapon-Cehennem Silahı" filmlerinde Mel Gibson'ın canlandırdığı Martin Riggs'e mi benzeyecek, Danny Glover'ın oynadığı Roger Murtaugh'ya mı? Yoksa sokaktaki adam mı olacak? Karakterin belirlenmesi bir öyküye başlamak için ideal yollardan biridir, Edward Dmytryk'in şu sözünü anımsayalım: "Herkes öykünün öneminden bahsediyor. Oysa karakter daha önemlidir. İyi çizilmiş iki karakteri karşılaştırın, zaten bir öykü çıkar."

Renkli, çekici bir delikanlı ile seyirciyi büyüleyebilecek bir kızı uygun koşullarda karşılaştırırsanız ortalamanın üzerine çıkabilecek bir romantik komedinin kapısını aralamış olursunuz. Hatta bu yolla, getirmek zorunda olduğunuz yeniliklerin bir bölümünü de halledebilirsiniz.

Benzeri bir başka başlangıç sorusu "Macera nasıl bir şey olacak?"tır. Pekçok örneğini izlemiş olduğunuz türden bir macera filmi yazmaya sıvanacağınızı varsayalım, Türkiye'de geçecek bir serüven, işe FBI, CIA ve hatta Ulusal Güvenlik ajanlarının karıştığı bir Hollywood yapımından doğası gereği farklı olacaktır, ama nasıl bir fark? (Sahi, Türkiye'de geçen, Cameron ya da McTiernanvari bir macera nasıl bir temele oturabilir acaba?)

Geçen sayı incelediğimiz bütçe sorunları yüzünden, Hollywood'la onun en güçlü olduğu alanda yarışamayacağımızı bilmek durumundayız, jet uçaklarının gökyüzünü hallaç pamuğu gibi attığı, arabaların parçalandığı, dev binaların havaya uçtuğu macera filmlerini Türk sinema endüstrisi finanse edemez, edildiğini varsayalım, o profesyonellikte ne yönetmen vardır ülkemizde, ne de teknik ekip.

Öyleyse Türkiye'de geçecek bir macera filmi gücünü hemen yalnızca senaryosundan alacak demektir. Senaristi işini iyi bilen, birikimli biri olursa tüm dünyaya satılacak bir macera filmi Türkiye'den de çıkabilir. Bir "True Lies-Gerçek Yalanlar" olamazsa bile örneğin bir "Reservoir Dogs-Rezervuar Köpekleri"... Kuşkusuz senaristin, eseri çekecek yönetmenin macera alanında fazla deneyim edinme şansı bulamadığını ve bunun acısının sette çıkacağını hesaba katması beklenir (Senaristin önemli görevlerinden birini, başta yönetmen olmak üzere ekibin diğer üyelerine nasıl paslar atması gerektiğini ilerleyen yazılarda tartışacağız). Orson Welles'in öyküsünü anımsayalım: "Citizen Kane-Yurttaş Kane"e hazırlanırken hiç sinema deneyimi yoktu. Boş zamanlarını stüdyonun gösterim odasına kapanıp dönemin önemli filmlerini, özellikle John Ford eserlerini inceleyerek geçiriyor, aklına takılan soruları stüdyoda rastladığı uzmanlara soruyordu. Bu yolla (ve tabii ki film çekerek) öğrendikleriyle üstün eserler vermekle kalmadı, sinemaya yeni anlatım biçimleri de kazandırdı.

Öyleyse arzu ederseniz eğer, başka filmlerden yola çıkarak, o senaristlerin yerinde olsak ne tür değişiklikler getireceğimizi tartışabiliriz. İşi biraz kolaylaştırmak için çok bilinen seri filmleri örnek olarak alalım. Örneğin "Indiana Jones"un dördüncü filminin öyküsü size sipariş edilse ne yapardınız? Bu serinin geçmişine yeterince hakim değilseniz "Terminator"ın üçüncüsü ya da "Cehennem Silahı"nın beşincisini de düşünebilirsiniz.

Gelecek ay "Alien Resurrection-Yaratık Diriliş"in senaryosunu inceleyecek, serinin ilk üç filminden farklılıklarını ve seriye getirdiği yenilikleri saptamaya çalışacağız.

Sinema, Sayı: 56, Ekim 1999