Copyright © 2014 - Tamer Baran - Tüm Hakları Saklıdır.
Bu blogta yer alan yazılar (içerik), 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince eser sahibi olan Tamer Baran'a aittir. Söz konusu içerik eser sahibinin izni olmadan kopyalanamaz,yayınlanamaz...

9 Temmuz 2013 Salı

Aynı uçuruma bakarken...

1 Haziran günü Manisa'da yapılan destek gösterisinden... (sondakika.com)

Sadece duysunlar istedik, bizi dinlerlerse yanlış yaptıklarını belki anlarlar diye umduk. Onların kendi doğrularına en etkili biçimde direnebilmek için biz yanlış yapmamaya, devletin eline koz vermemeye çalıştık (...) “Gezi ruhu” aynı özeni, dikkati gösteriyor. Ama herkes aynı bilinçte değil haliyle, kutuplaşma çok hızlı yayılıyor. Bu yazı o nedenle yazıldı 

Tamer Baran

1979’da, okuduğum yatılı okul basıldığında sadece 13 yaşındaydım.

Bir taraf emperyalizme karşı savaşıyordu (veya öyle sanıyordu). Diğer kesim devleti/vatanı kurtarmaya çalışıyordu (veya öyle sanıyordu).

Sonuçta bir abi mezara gitti, diğeri hapse, ikisi de 20 yaşında bile değildi…

Ve biz 16 çocuk, -kardeşi/arkadaşı az evvel gözünün önünde öldüğü için- hepimizi katletmeye yemin edenlerden de gün ve gece boyu saklandık, polisten de…

Çünkü gecenin ikisinde, dördünde kalkıp asker gibi nöbet tutuyorduk aylardır, okulumuz basılmasın, ailelerimize kara haber gitmesin diye.

Biliyorduk çünkü: Ne okul yönetimi halimizden anlardı, ne de polisten bir umudumuz vardı. Onlar bile ikiye bölünmüşlerdi: Sana Pol-Der’lilerin mi, Pol-Bir mensuplarının mı denk geleceğini nereden bileceksin ki… De ki bildin, senin bir görüşün yok ki henüz “yaşasın, bizimkiler” diyebilesin; olay mahallinde yakalanırsan, en iyi ihtimalle dayağı yersin.

Hangi görüşten olursa olsun, o çılgın atmosferde görevini yaparken hayatta kalmaya, ailesini korumaya çalışan bir polis memurunun, bizim çocuk olduğumuzu dikkate alacağından nasıl emin olabilirdik ki?

Veya jandarmanın…

Abiler zorla foruma indirirlerdi bizi, Samsun Anadolu Lisesi’nde mezuniyet etkinliklerinin yapıldığı büyük salona... Meraklı gözlerle izlerdik neler yaptıklarını, ama devrim yemini etmezsek dayak yerdik. O cümleleri papağan gibi tekrarlamayı da öğrendik, meğer yetmezmiş bu, “yanlış kolu” yumruk yaparak havaya kaldırınca da sopa yedik.

O mecburi tanıklık, gün geldi, vahşetin ortasında bıraktı bizi. O gün öğrendik jandarma dipçiğinin gencecik bedenleri nasıl ezip, parçalayabildiğini…

Gözümüzün önünde oldu çünkü.

Biz 65-70 arası doğanlar saklanma ustası olduk.

Aklımız ermiyordu henüz, ne devrim kavramını anlıyorduk, ne ülkü kelimesi bize bir şey ifade ediyordu. Küçücüktük; ne yumruklarımız gelişmişti, ne bacaklarımız. Bir olayın ortasında kalırsak karşı koyamazdık, kaçamazdık; tehlikeyi yaklaşırken sezmeyi, uzaktan tanımayı öğrendik.

12 Eylül sonrası duyduk Kenan Evren’in “Şartların olgunlaşmasını bekledik” cümlesini. Devleti yönetenler abilerimizden “Asmayalım da besleyelim mi” diye bahsettiler, işkenceci polisler ablalarımıza tecavüz ettiler.

El mecbur; sesimizi duyurmaya çalışırken polisin eline düşmemeyi öğrendik.

1983-88 arası, karanlık biraz dağılır gibi olduğunda YÖK’ü protesto eylemleri yaygınlaştı. Abilerinin-ablalarının düşürüldüğü tuzağın faturasını o dönemin gençlerine çıkarmaya çalışıyordu devlet, masum öğrenci dernekleri kurmaya çalışanlar bile takibe alınıyordu. Yine de direndik, kimimiz 2 bin kişilik gösterilerde cop yedi, tutuklandı, kimimiz (ben dahil) barışçıl Ankara yürüyüşüne katıldığı için yargılandı.

Şiddete karşı olanların safındaydım, çünkü amaç sesimizi duyurmaktı, çatışmak değil. Bizden önceki kuşağın epey bir kısmı şiddete başvurmuş veya bir şekilde karışmıştı, bunun “rejimin” ekmeğine yağ sürmek olduğunu ağır derslerle öğrenmiştik…

Sadece duysunlar istedik, bizi dinlerlerse yanlış yaptıklarını belki anlarlar diye umduk. Onların kendi doğrularına en etkili biçimde direnebilmek için biz yanlış yapmamaya, devletin eline koz vermemeye çalıştık.

Bunun ilk şartı “birlik” olmaktı; hangi nedenle olursa olsun sesini, itirazını yükseltenlere “bizden” gözüyle bakmayı, ama bu arada “bizden olmayanları” düşman olarak nitelememeyi öğrendik. En azından çoğumuz.

“Gezi ruhu” aynı özeni, dikkati gösteriyor. Ama haliyle herkes aynı bilinçte değil, kutuplaşma çok hızlı yayılıyor. Bu yazı o nedenle yazıldı.

“Çapulcu olmayanlar beni listelerinden çıkarsınlar, hatta s… gitsinler” vb cümleler, feysbuk’ta kız kardeşimin üyesi olduğu yap-boz grubunda bile yaygınlaştığı için, 12 Eylül öncesini anımsatmak istedim. 1974-76 döneminde yaşanan “aa, o da bizden” sevinci, “ötekilere” içten içe gıcık olma vb hallerin neye dönüştüğü ve ülkeyi nereye götürdüğü malum.

Bugün aynı uçuruma düşer miyiz bilemem, ama kenarında duruyoruz...

Ve maalesef sadece eli palalılar değil, elinde çiçek olanların bir kısmı da hepimizi aşağıya çekmeye çalışıyor. 



Açık Gazete, 9 Temmuz 2013

Viral Mecmua, 11 Temmuz 2013
 

 

10 Haziran 2013 Pazartesi

Ve bir orman gibi kardeşcesine



2 Haziran 2013, Taksim... Fotoğraf: Aytan Gönülşen.

80 yıldır olduğu gibi, ulusal bayramları yine alanlarda kutlamak isteyenlere, “Emek Sineması kapanmasın” diyenlere ve son olarak Gezi Parkı için harekete geçenlere biber gazı ve tazyikli su ile müdahale eden iktidarın engellemeye çalıştığı tam da budur: Her bireyin özgürlük hakkına saygı gösteren, ama kardeş gibi kenetlenmiş bir toplumu istemiyorlar

Tamer Baran

O mekanın adının “Nazım Hikmet Parkı” olarak değiştirilmesini öneriyorum.

Çünkü Gezi Parkı direnişi gibi kendiliğinden gelişen ve her kesimden insanın katıldığı eylemler ideolojik bir zemine ihtiyaç duyar. Ve en geniş haliyle o zeminin en rafine tarifini usta şair, “Davet” şiirinde yapmıştır:

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşcesine,

bu hasret bizim...”

80 yıldır olduğu gibi, ulusal bayramları yine alanlarda kutlamak isteyenlere, “Emek Sineması kapanmasın” diyenlere ve son olarak Gezi Parkı için harekete geçenlere biber gazı ve tazyikli su ile müdahale eden iktidarın engellemeye çalıştığı tam da budur: Her bireyin özgürlük hakkına saygı gösteren, ama kardeş gibi kenetlenmiş bir toplumu istemiyorlar. Daha evvel ülkeyi yöneten tüm iktidarlar gibi bunların da arzusu insanların “Her koyun kendi bacağından asılır” şiarına sarılmasıdır; herkesin bencil arzularına göre yaşadığı ve diğerlerini hiçe saydığı bir ortamı daim kılmak istiyorlar. Çünkü ancak o zaman “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” düzeni hakim kalacak. Ancak o zaman bir avuç azınlık mutlu yaşamaya devam edebilecek… Tabii ki geniş kitlelerin yoksulluğu, çaresizliği pahasına…

Gezi Parkı bir semboldür; “rantseverler”in zorbalığına karşı hümanistlerin direnişidir. “Bu düzeni hak etmiyoruz” diyenlerin çığlığıdır.

Nazım Hikmet “Davet” şiirinde “ipek bir halıya” benzettiği ülkeyi “bu cennet, bu cehennem” biçiminde adlandırır… Bugüne kadar bu “parayatapar” iktidarlar bize bir cehennem hayatı yaşattılar. Gezi Parkı için harekete geçenlerin karşı çıktığı şey tam da budur: Cennet güzelliğindeki bu ülkede mutlu bir hayat mümkün ve artık iyice anlaşıldı ki biz kendimiz söke söke almadıkça, onlar bu mutluluğu bize yaşatmayacaklar. Buna hiç niyetleri yok!..

Nazım Hikmet o cennet misali hayatı hepimiz için isteyen biriydi; bu nedenle on yıllarca hapis yattı. Yaşamı ve şiirleriyle, bu arzunun simgesi olmayı hak etti.

Üstelik bugün, 50. ölüm yıldönümü…

1 Haziran cumartesi günü Taksim’de Antikapitalist Müslümanlar da vardı, solcular, devrimciler, yeşiller, sosyal demokratlar da. Tek yumruk, tek ses olarak birleşip “Tayyip istifa” diye bağırdılar.

Farklı renklerin oluşturduğu o kalabalığın neyi istemediği ortada. Ancak arzularının net ifadesine ihtiyaçları var. Çünkü bu dönem, bir dönüşümün eşiğindeyiz. Parkı ve bir sinemayı korumak isteyenlere polisi saldırtması, iktidarın en kadar çürüdüğünün göstergesidir. İstanbul’da, sadece Taksim’de değil, Kadıköy, Beşiktaş, Avcılar, Beylikdüzü gibi semtlerde, Ankara, İzmir ve örneğin Samsun’da kitleler sokağa dökülmüşken, Çengelköy’de tencere sesleri, Kuzguncuk’ta korna avazı göğe ulaşmışken, eyleme katılan 50 binin üzerinde insandan Başbakan’ın “300-400 çapulcu” diye söz etmesi o çürümenin göstergesidir.

Bu çürüme bitecek. Gidecekler.

Bu insanlık dışı düzenin yerine yeni bir hayat kurulacak.

Onu tarif ve talep etmeliyiz.

Bu arzumuzun ifadesini yine “Davet” şiirinde bulabiliriz:

“Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

yok edin insanın insana kulluğunu,

bu dâvet bizim...”

AçıkGazete, 3 Haziran 2013


ViralMecmua, 3 Haziran 2013  

12 Nisan 2013 Cuma

Sertifika programında ilk gün

Avukat Burhan Gün senaryo yazarlarının yasal haklarını anlattı ve soruları yanıtladı.

Senaryo Yazarları Derneği (SENDER) ile Bahçeşehir Üniversitesi’nin birlikte düzenlediği, “Senaryo Yazarlığı” başlıklı sertifika programı, 6 Nisan günü üniversitenin Beşiktaş kampüsünde başladı.

“Her fikirden hikaye olur mu?” başlıklı ilk dersin konuğu deneyimli senarist Nilgün Öneş oldu. İyi bir fikrin nereden bulunabileceğinden söz eden Öneş, örneklerle, her fikirden iyi bir sinema filmi veya TV dizisi hikayesi çıkmayabileceğini belirtti, eldeki fikrin işe yarayıp yaramadığının nasıl anlaşılacağını tecrübelerinden örnekleyerek anlattı. Başarılı bir hikayeye dönüşecek fikrin içinde dramatik çatışmanın zaten hazır olması gerektiğini söyleyen Öneş, Şekspir’in “Romeo ve Juliet”ini örnek verdi, “iki genç birbirine aşık olur” cümlesiyle “düşman ailelerin çocukları birbirine aşık olur” cümlesi arasındaki farkın altını çizdi... Sunumunun ardından Öneş, yaklaşık 70 dakika öğrencilerin sorularını yanıtladı.

Sinema yazarı-senarist Tamer Baran’ın konusu ise “Hikaye ve Mana” idi. İzleğin önemini anlatarak başlayan Baran, “The Godfather / Baba” ve “Citizen Kane / Yurttaş Kane” filmlerinin açılış sahnelerini izlettirdi ve filmlerin ana temalarının nasıl analiz edilebileceğini anlattı. Daha başarılı bir film hikayesi elde etmenin temel yolunun hikayenin ana temasını derinleştirmek olduğunu anlatan Baran, temayı etkili hale getirmek konusunu işlerken “Suç ve Ceza”, “Gazap Üzümleri” gibi klasik romanlardan da örnek verdi.

Günün son konuşmacısı avukat Burhan Gün oldu. Senaryo yazarlarının yasal haklarını kısaca özetleyen Gün, sözleşme imzalanırken nelere dikkat edilmesi gerektiğini örneklerle açıkladı ve konuyla ilgili soruları yanıtladı.

Sertifika programında ilk gün tamamlandığında, katılımcılar kadar konuşmacıların da etkinlikten çok memnun oldukları gözlenebiliyordu.