Babanızın gününü kutlar veya onu hasret ve saygıyla anarken Münir Özkul’a da bir selam göndermenizi öneririm.
Çünkü o “hepimizin babası”; edindiğimiz değerlerde ciddi bir payı bulunuyor.
Uzmanlara göre her insanın iki temel ihtiyacı var: Anne şefkati ve baba onayı… Bunlardan birinden mahrum kalmak kişinin ruhunda derin yaralar açabiliyor. Çocukluğunda bu açıdan eksiklik yaşamayan şanslı azınlık da eninde sonunda ölüm gerçeğiyle yüzleşiyor. Artık hiç kimse annesi gibi üstünü örtmeyecek, babası gibi saçını okşamayacaktır.
Bunların ikisi de çok önemli, ama baba onayının yeri ayrı: İşiyle, özel hayatıyla ilgili meselelerde doğru davrandığını, hayatı makul biçimde yaşadığını bilmeyi kim istemez ki? Belki de en çocuk yanımızdır bu, üstelik yaşlandıkça güçlenir…
İşte bu yüzden “filmlerdeki babalar” anlatılamaz öneme sahiptir. Çünkü onlar aynı yaşta kalabilir, iki değil, 20 kuşağa bile örnek, yol gösterici ve tasdik makamı olabilirler.
Örneğin Kel Mahmut hala hepimizin en önemli öğretmenlerinden biridir. İlk “Hababam Sınıfı” yapılalı neredeyse 40 yıl oldu, ama o, Münir Özkul’un o zamanki fiziğinde, yine o haytaları adam etmeye ve korumaya uğraşıyor. Ve sadece onlara değil hepimize, hayatın en temel değerlerini öğretiyor, örnek oluyor.
Kel Mahmut bekardı, fakat onu “toplumsal baba figürü” olarak benimseyebilmemiz için her özelliğe sahipti, etkisi büyük oldu. Özkul “Gülen Gözler”, “Bizim Aile”, “Neşeli Günler” gibi diğer Arzu Film eserlerinde evli, hatta birkaç çocuğu olan karakterleri canlandırdı, sonuçta zarif bir dönüşümle “hepimizin babası” olmayı başardı.
Özkul’un bu filmlerde canlandırdığı –çoğunlukla Sadık Şendil’in kaleminden akan- karakterlerin ortak özellikleri vardır: Büyük elli, kocaman yürekli, az konuşan ama bakışları güçlü, dimdik durmayı bilen ama ailesi için her fedakarlığa hazır… Ve tabii ki Anadolu kökenli, ille de dar gelirli… Sözün kısası: Olumsuz tarafları törpülenmiş Türk erkeği…
Bu tarif çokça gerçek, epeyce masalsıdır; zaten bu yüzden etkili olmuştur. Tabii ki Türkiye'de yaşayan babaların belki de önemli bir bölümü Mahmut Hoca kadar sevgi dolu ve sorumluluk bilinci gelişmiş kişiler değil, tersine “Çoğunluk”ta Settar Tanrıöğer'in hayat verdiği baba tipi daha yaygın gibi görünüyor; tam da bu yüzden Münir Özkul’un etkisi sürüyor, genç kuşaklar da bir idol olarak ondan yararlanmaya devam ediyorlar. Kendi babaları için aynı şeyi düşünmeseler de Yaşar Usta onlar için kutsal bir değer; “Bak beyim, sana iki çift lafım var!” cümlesiyle başlayan tiradı hala, çeşitli yaşlardan binlerce çocuğun belleğinde…
Çünkü o bilinçaltımıza da yerleşmiş; gerçek yaşamda tam anlamıyla bulamadığımız veya erken yitirdiğimiz “baba onayı”na ilişkin talebi yönelttiğimiz makam, o hepimizin “aile büyüğü”…
O yüzdendir ki Münir Özkul’un önemli bir görevi vardı, özel yaşamıyla da, üstlendiği rollerle de baba imajını kirletmemesi gerekiyordu, o bunu başarmakla kalmadı, aktif oyunculuğu sürdürdüğü yıllarda konumunu güçlendiren projeler seçmeyi de bildi.
Böylece sadece seyirciye değil, filmcilere de örnek oldu: Arzu Film ekolünden gelen Yavuz Turgul’un Şener Şen’le, Çağan Irmak’ın ise Çetin Tekindor’la uyumlu işbirliğiyle yarattıkları baba/dede karakterleri de çok önemlidir.
O yüzden bugün, Özkul’un yanı sıra Şen ve Tekindor’a da saygı sunmak gerekir; iyi ki varlar, hepimize çok şey kattılar…
Haberani.net, 17 Haziran 2012
Çağan Irmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çağan Irmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Temmuz 2012 Cumartesi
26 Şubat 2010 Cuma
"Gen"
"Alınma" sözcüğü hafif kalıyor aslında, örneğin o görsel yapı öylesine bire bir kopyalanmış ki, oyuncular çekik gözlü olsalar filmi Japon veya Vietnam işi sanabilirsinizTürk filmlerinin üretimindeki artış, yelpazenin genişlemesine yol açtı, korku filmleri moda haline geldi. Son örneği Çağan Irmak'ın "Kabuslar Evi" olan birkaç korku dizisi de yapıldı, salonlarda ise "Okul", "Büyü", "Dabbe" derken, şimdi de "Gen" huzurlarımızda... Adı geçen bu eserlerin durumu parlak değil; bu da çok normal çünkü kostüme dram, komedi gibi Türk sinemasının deneyimli olduğu, hemen her döneminde usta işi ürünler verdiği türlerde -birkaç istisna dışında- durum son derece vahim... Onları beceremeyen sinemacılarımızın, neredeyse hiç deneyime ve bilgi birikimine sahip olmadığımız türlerde başarılı olmaları zaten imkansız.
Çünkü korku, örneğin kara film veya bilimkurgu gibi, öyküleme tekniklerinden görsel anlatımına, kendine has dilleri kullanan çok özel bir tür. Sanat yönetiminden oyunculuğa, senaryosundan rejisine özel bir yaklaşımı gerektiriyor, birikim çok önemli. "Gen"in ekibinde ise -doğal olarak- böyle bir birikime sahip insanlar yok, üstelik başlarındaki kişi henüz çok genç, yani sinemayla ve hayatla ilgili birikim ve deneyimi çok sınırlı.
İşin kötüsü "Gen"in hikayesi aynı yöntemle, ard arda cinayetler işleyen bir katile odaklanıyor; yani polisiye türünün trüklerinden ve anlatım biçimlerinden de yararlanma savında. Dolayısıyla birikimli olunması gereken özel tür sayısı bir değil, iki.... Bu anlamda son derece zor film bir "Gen".
Bu zorluklar karşısında yönetmen Togan Gökbakar ne yapmış diye sorarsanız, sırtını hazıra yaslamış: "Gen"in hikayesi ve öyküleme biçimi Holivud'dan, görsel yapısı son yıllarda pek çok örneğini izlediğimiz Uzak Doğu korku-gerilimlerinden alınma.
"Alınma" sözcüğü hafif kalıyor aslında, örneğin o görsel yapı öylesine bire bir kopyalanmış ki, oyuncular çekik gözlü olsalar filmi Japon veya Vietnam işi sanabilirsiniz.
Evrensellik adına
Sadece görsel yapısı da değil, -Haldun Boysan'ın canlandırdığı baş komiser karakteri biraz istisna- filmde Türklerle ilgili hiçbir şey yok. Yönetmen Gökbakar'ın geçen ay dergimizde yayımlanan söyleşisinden anlıyoruz ki bu durum filmin evrensel olması için özellikle amaçlanmış.
Bunu okuyup da şaşırmamak mümkün mü? Hadi yönetmen çok genç, bu filmin senaristi ve yapımcısı da mı sinema okulunu bu yıl bitirmiş? Bu şahısların hiçbiri "yerelden evrensele" başlığı altında özetleyebileceğimiz kültür teorisi tartışmalarını duymamışlar mı? Bir filmin evrensel olması için herhangi bir ülkeye ait olmaması gerektiğini sanmak nasıl bir cehalettir?
Yönetmen Gökbakar'a soruyorum: Dünya sinema tarihinde, hiçbir ülkeye ait olmadığı halde evrensel olabilmiş 3 film var mı? Sayabilir mi?
Bu cehaletle yola çıkınca varılan nokta vahim oluyor haliyle. "Gen"in hikayesinde, senaryosunda, karakterlerinde, sahnelerinde, rejisinde, küçücük bir zeka pırıltısı veya özgünlük yok. Hikayesi sekizinci sınıf; o kadar ki, çok basit bir trüğü, matah bir şeymiş gibi finale saklıyor; keşke filmi yapan gençler bir başhekimle konuşsalarmış, bir akıl hastanesinde hastaların yönetimi ele geçirip doktorları kilit altına almaları, onlara aynı tedavileri uygulamaları buluşunun ne kadar feci olduğunu konunun uzmanından öğrenirlerdi.
Bu kadar zayıf bir hikaye, bir de ciddi yanlışlar barındırınca iyice çekilmez oluyor: Filmi yapan gençler, keşke bir cinayet masası uzmanıyla görüşselermiş, intihara benzeyen bir ölüm vakasına bir başkomiser ve bir komiserin yollanmayacağını uzmanından öğrenirlerdi.
Keşke bir psikiyatrla görüşselermiş: "Gen"de anlatıldığı gibi "genleri bozuk" bir genç kadının başarılı bir doktor olmasının ve gündelik yaşamını böyle bir istikrarla sürdürebilmesinin çok istisnai bir durum olduğunu öğrenirlerdi. Bu gençler Hannibal Lecter olmayı çok basit bir şey sanıyorlar galiba.
Aslında her şeyi çok basit sanıyorlar: Bir neşterle cinayet işlenmiş, maktulün uzuvları yerinden çıkarılmışsa, polisler öncelikle yaranın biçimini inceler, bir uzman tarafından yapılıp yapılmadığını anlarlar. Anlaşılan filmin senarist ve yönetmeni hayatlarında polisiye izlememiş, okumamışlar ki, bu noktanın filmde bahsi bile geçmiyor. Oysa bir baş komiser, çıplak gözle bile aradaki farkı anlayabilir.
Tabii ki şu nokta da önemli: Konunun uzmanı bile olsa hiç kimse, bir neşteri, filmde gösterildiği gibi körlemesine 8-10 kez vücuda saplayarak jenital organları veya gözü oyup çıkaramaz, sadece parçalar. Bu da yönetmenimizin kulağına küpe olsun.
Hadi senariste de bir küpe takalım: Örneğin Thomas Harris gibi ciddi birikime sahip yazarların eserlerini okursa, bir komisere "(katil, maktulün) Hayattayken gördüğü son şeyin kendisi olmasını istediği için gözü oymuş olabilir" vb. komik diyaloglar yazılamayacağını öğrenir.
Bu kadar basit bir hikayeyi eline yüzüne bulaştıran bir senarist, haliyle senaryoyu da vasatın üzerine çıkaramıyor: Örneğin korku öğelerini hikayenin içinden geliştiremeyince karakterlere kabus göstererek puan toplamaya çalışıyor. Uzatmaya gerek yok, "Gen" son yıllarda izlediğim en başarısız senaryoya sahip, üstelik gereksiz biçimde uzun: Filmden çıkardığınızda yapıyı bozmayacak, eksiklik oluşturmayacak sahneleri atsak geriye 20-25 dakika ancak kalır. Yani senarist, özendiği ABD'li meslektaşlarının 20 dakikada yaptığı işi 90 küsur dakikada ancak yapabiliyor.
Yönetmen deseniz o da aynı: Deniz'in hastaneye taksiyle gidişi veya ilk cinayette duvarlara kanın fışkırması gibi seyircinin ezbere bildiği, sıradan sahneleri 10-12 plan çekmiş.
Sonuç: "Gen" çok başarısız bir film.
Çünkü bir eseri kopyalamak bile ustalık gerektiriyor...
Film+, sayı: 14, Mayıs 2006
Gen
Yönetmen: Togan Gökbakar; Senaryo: Şahan Gökbakar, Alper Mestçi, Güray Ölgü, Murat Toktamışoğlu; Yapımcılar: Kemal Kaplanoğlu, Murat Toktamışoğlu; Görüntü yönetmeni: Veli Kuzlu; Müzik: Taner Onat, Serkan Sönmezocak; Kurgu: İlker Canikligil; Oyuncular: Doğa Rutkay (Dr. Deniz), Yurdaer Okur (Dr. Ragıp), Mahmut Gökgöz (Dr. Metin), Haldun Boysan (Komiser Halil), Sefa Zengin (Sefa); 2006 Türkiye yapımı, 105 dakika; Gösterim tarihi: 7 Nisan 2006
Bizi gerçek kurtarır
Şu nokta gözden kaçıyor: Türk sinemasının 90'ların sonunda yaşadığı seyirci patlamasının lokomotifi "Eşkıya"nın kültürel şizofreniyle bir ilgisi yok; Turgul'un diğer ürünleri gibi o da halis mulis bir Türk filmi. Bu yıl beklenmedik bir seyirci patlaması yapan "Babam ve Oğlum" da öyleSamsun'lu tiyatro topluluğu Düşevi Oyuncuları, Mayıs ortasında İstanbul'da "Üçüncü Sayfadan Kadın Hikayeleri" isimli oyunlarını sergilediler. Adı üstünde oyun, 6 kadının hikayesini tamamı gazete haberlerinden hareketle yazılmış bölümler halinde anlatıyordu. Töre cinayetine kurban giden Doğu kadını da vardı aralarında, pavyona düşen bir kadın da...
Tiyatronun sahibi ve oyunun yönetmeni Cem Kaynar, gazetelerden seçtiği haberleri 6 ayrı yazara vermiş. Bu yazarların hepsi birlikte çalıştığı kimseler, bir arkadaş topluluğu. Herkes kendi bölümünü yazmış, sonra bir araya gelip metnin üzerinden birlikte geçmişler, herkes fikirlerini ortaya dökmüş, oyun elden geçirilmiş, provalarda da gereken düzeltmeler yapılmış.
Oyunu izlediğim salondaki seyircinin enerjisi genelde gayet beğendiklerini gösteriyordu. Zaten oyunun, gerçekle doğrudan bağ kurduğu için, izleyicisini etkileme şansı daha yüksekti çünkü izleyici, anlatılan o hikayelere aşinaydı.
Kaynar'ın uyguladığı yöntem Türk sinemasının, çok sayıda senaryo yazan bir kaç isminden biri olan Bülent Oran'ın çalışma tarzına benziyor. Oran gazetelerden ilginç bulduğu kupürleri keser, "uyuşturucu", "banka soygunu" vb. isimler verdiği dosyalara kaldırır, örneğin kan davasıyla ilgili bir senaryo yazacağı zaman o kupürlerden faydalanırmış.
Sinemamızın umut dönemi
Gerçekle bu kadar direkt bağ kuran eserlerin bugün başka bir önemi var. Türk sineması, çok uzun süredir ilk kez, yapısal sorunlarını çözebilecek bir imkanla karşı karşıya.
Televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte neredeyse tüm dünyada sinema krize girdi. Seyirci sayısı azaldı, salonlar kapanmaya başladı. Holivud gençlere yönelmeyi akıl etti, daha "genç işi" filmler yapmaya başladı, krizi atlattı. Çoğunun ciddi bir sinema geçmişi bulunan Avrupa ülkeleri, devlet yardımı, Holivud filmlerine kota koymak gibi çareler geliştirmeye çalıştılar, biraz da Holivud'a tepkileri yüzünden popüler türlerden uzaklaştılar, korku-gerilim, polisiye, macera vb. filmlerin sayısı çok azaldı.
Türkiye'de ise TV'nin yaygınlaştığı 1970'lerde seks-komedi filmleri, arabesk eserler ve sosyal gerçekçi sinema hız kazandı. 12 Eylül darbesi bu geçici çözümlerin neredeyse tamamını durdurdu, biraz rahat nefes almış olan sinema, bir kez daha sarsıldı. 80 ortalarında videonun yaygınlaşması biraz çare oldu, fakat Türk halkı onu da çok çabuk tüketti. 90'ların başında bu kez özel televizyon kanallarının açılması yapımcılara hem -eski filmlerin gösterim bedeli olarak- ek gelir sağladı, hem de TV film ve dizileri epeydir durgun olan üretimi canlandırdı. Özellikle TV dizileri inanılmaz izlenme oranlarına eriştiler, fakat gerek yapımcılar, gerekse kanal yöneticileri bu imkanı yeterince değerlendiremedi, çoğu çerden-çöpten, çok fazla sayıda ürünü ekranlara doldurarak seyirciyi sıktılar, sonunda TV dizileri alanı da krize girdi.
Fakat bu arada sinema filmi alanında bir seyirci patlaması yaşanmış, ABD filmleri -"Titanic" haricinde- 2 milyon seyirciyi rüyalarında göremezken, Türk sineması her yıl 3-5 adet 3 milyon seyirciyi geçen film çıkarmaya başlamıştı. 3 milyon seyircinin gittiği bir filmin, yapımcısına -üstelik birkaç ay içinde- 6 milyon dolara yakın bir para getiriyor oluşu, TV yapımcısı, DVD üreticisi ve hatta başka sektörlerde çalışan işadamları gibi "dışardan" insanların sinema filmi yapma sevdasına kapılmasına yol açtı. İşler böyle giderse birkaç yıl içinde yine eskisi gibi yılda 100'ün üzerinde sinema filmi yapılmaya başlanacak.
Bu, sinemamızın uzun süredir beklediği bir dönem.
Tam bu noktada kültürel şizofreninin de etkisiyle "Büyü", "Gen", "Dabbe" gibi korku-gerilim türü filmler, samimiyetsiz komediler, seri katilleri konu alan yapımlar vs. çıktı. Bu gelişme şaşırtıcıydı çünkü korku-gerilim Türk sinemasının hiçbir zaman gözde türlerinden biri olmamıştı, bu tarzda film yapmak için gereken teknik ve felsefi birikim, sinemamızda yoktu, sonuçta bu filmler kimseyi memnun etmedi.
Seri katiller konusunda durum biraz daha farklı; bu türden filmlerin de örneği tarihimizde yok, ama daha önemlisi seri katil Türk toplumunda yaşayan bir unsur değil, ABD'ye ait bir olgu, o yüzdendir ki sadece Holivud seri katillerle ilgili filmler yapıyor.
Bunlarla beraber düşününce, ülkemizde seri katil filmlerinin yapılmasının kültürel şizofreniden başka açıklamasını bulmak imkansızlaşıyor.
Gerçeğin gücü
Tüm bunlar olurken şu nokta gözden kaçıyor: Türk sinemasının 90'ların sonunda yaşadığı seyirci patlamasının lokomotifi "Eşkıya"nın kültürel şizofreniyle bir ilgisi yok; Turgul'un diğer ürünleri gibi o da halis mulis bir Türk filmi. Bu yıl beklenmedik bir seyirci patlaması yapan "Babam ve Oğlum" da öyle.
Her ikisinin bir ortak özelliği daha var: Kurmaca bir hikaye olan "Eşkıya" Yavuz Turgul'un toplumsal gelişme ve değişikliklere ilişkin gözlem ve düşüncelerinin bir ürünü. "Babam ve Oğlum" zaten gerçek olay ve kişilere yaslanıyor.
Seyircinin gerçekle ilişkisi sağlam olan bu filmlere verdiği olumlu tepki biz senaristler için yol gösterici olmalı: Çünkü bu ikisi dışında sadece çok sayıda yıldız oyuncuyu bir araya getiren veya Cem Yılmaz'ın yer aldığı komediler yüksek gişe yapabiliyor.
Yılda en fazla birkaç çok yıldızlı komedi yapılabilir, çünkü seyirci potansiyeli yüksek oyuncularımızın sayısı sınırlı, oysa Türk sineması, eğer isterse, her yıl onlarca gerçek, samimi "Türk filmi" gerçekleştirebilir.
Bunu yaparsak, sinemamızın yurtdışına açılması da kolaylaşacak.
Bunu yaparsak, Türk sineması 35 yıldır ilk kez yapısal sorunlarını çözmüş olacak, sağlıklı bir endüstri olarak yoluna devam edebilecek.
Ve fakat "Fasulye", "Banyo", "Mumya Firarda" gibi Türkiye gerçeğiyle bağı çok az olan filmler yapmaya devam ederse bu fırsatı da kaçıracak.
Sinema aynı zamanda eğlencelik bir metadır; fakat eğlencelik filmleri de ayakları yere basar bir biçimde yapabilirsiniz.
Holivud'un düştüğü tuzağa düşer, gerçekle bağımızı yitirirsek, sinemamız bir kez daha zorlu bir krize girecektir.
ABD filmlerinin tüm dünyada yaşadığı kan kaybının nedenlerinden biri yükselen Amerikan düşmanlığı hiç kuşkusuz, fakat belki de ondan çok daha önemli bir faktör var: Holivud'un gerçekle ilişkisinin çok zayıflaması...
70'lerde gençlere yönelik filmler yapmaya başlayan Holivud 80'lerde kaçış sinemasına ağırlık vermiş ve bundan memnun da kalmıştı. 90'larda bu yolda daha da hızlı ilerlediler, yüksek bütçe sayesinde eriştikleri teknik imkanları, onlardan başka kimsenin yapamadığı filmler kotarmakta kullandılar, bu da yarışta birinci kalmalarını sağladı. Fakat her şeyin artı ve eksi yönleri vardır: Yüksek teknolojiyle desteklenen kaçış sineması, Holivud'un zeka yaşı giderek düşen filmlere doğru savrulmasına yol açtı, sonuçta "görkemli masallar" anlatan bir endüstriye dönüştü.
Bu anlamda "Üçüncü Sayfadan Kadın Hikayeleri" çok anlamlı bir örnek; fantastik, ilginç, sıra dışı hikayeler aramakla zaman harcayan genç senaristlerin bu örnekten yararlanmalarında fayda var.
Çünkü bizi -hem bireysel, hem de sektörel olarak- ancak gerçek kurtarır...
Film+, sayı: 16, Temmuz 2006
6 Kasım 2009 Cuma
"Babam ve Oğlum"
Caddede bir tank, trende iki polis memuru; alın size 12 Eylül... Galiba 1980'de 10 yaşında olan yönetmenimiz 12 Eylül'ü kendisinin hatırladığı gibi bir şey sanıyor: Yarı masal, yarı düş; Küçük Deniz'in hayatı algılaması gibiÇağan Irmak her şeyiyle tipik bir Türk filmine imza atmış.
Sinema perdelerini ve televizyon ekranlarını kaplayan içeriği az-çok Türk, biçimi Amerikan taklidi onlarca hilkat garibesinden çok farklı bir film "Babam ve Oğlum", tüm olumlu ve olumsuz yönleriyle tepeden tırnağa Türk işi. Sürpriz gişe başarısında bu özelliğinin ciddi pay sahibi olduğu belli, zaten film bir önceki "en Türk" yerli filmimiz "Eşkıya"nın yaptığı gibi seyircisi sayısını her yeni hafta ikiye üçe katlayarak sürdürüyor gişe yolculuğunu. Dilerim toplam gişesi de "Eşkıya"nınki kadar yüksek olur, ya da en azından fragmanda İngilizce slogan ve ses kullanmayı marifet sananların eserlerini geçer.
Çünkü en çok "her şeyiyle Türk" filmlere ihtiyacımız var sinemamızın gelişimi bakımından...
Ve en çok "Babam ve Oğlum" gibi filmler iyi geliyor bize, yürek ve zihinlerimize en çok onlar dokunuyor.
Seyircinin de, film hakkında yazan kalem erbabının da hep ağlamaktan söz etmesi boşuna değil: Biz Türklerin duyarlı olduğu insan ilişkilerini, dramatik anları başarıyla işliyor Irmak; ele aldığı her öğeye Ege-Akdeniz heyecanı ve sıcaklığıyla yaklaşıyor.
Oyunculuklar üst düzeyde
"Babam ve Oğlum" her şeyiyle tipik bir Çağan Irmak filmi.
Öncelikle yönetmenin eşsiz oyuncu seçimi ve yönetimi becerisi bakımından. Aynen bir önceki filmi "Mustafa Hakkında Herşey"de olduğu gibi, bu filmde de ana ve yan rollerde son derece yetenekli oyuncular birbirinden şaşırtıcı performanslar sergiliyorlar. "Büyük usta"lar Çetin Tekindor ve Hümeyra'dan genç yetenek Yetkin Dikiciler'e, küçük Deniz'i canlandıran Ege Tanman'a değin karşımızda öyle bir karakter/oyuncu resmi geçidi var ki inanılır gibi değil. 90'ların başında "İki Başlı Dev", "Gizli Yüz" gibi filmlerle kuşağının en parlak oyuncusu olarak tanınan Fikret Kuşkan'ı, uzun bir sessizlik döneminin ardından tekrar sinema filmlerinde izlemek büyüleyici; yine yeteneğiyle salonlar aydınlanıyor.
Hatırı sayılır TV dizisi birikimini sinema filmlerine taşımayı bilen Irmak, geniş bir aileyi perdede yaratmak ve inandırıcı kılmak gibi güç bir işin üstesinden rahatlıkla geliyor, o ailenin hayatını acı ve tatlı yönleriyle resmetmeyi iyi beceriyor.
Fakat tam da bu engin dizi deneyimi yüzünden, "Babam ve Oğlum" sinema filminden ziyade TV kanallarının yaptıkları kolajlara benziyor, bir TV dizisinin 4-5 bölümünün en etkileyici sahneleri üst üste montajlanmış sanki. Hikayede ciddi bir boşluk olmamasına tabii ki dikkat edilmiş, fakat iç tutarlılığı yüksek bir film yapma ereği geri planda kalmış, seyirciyi en çok etkileyecek komedi ve dram unsurlarını birbiri ardına dizmek en temel amaç haline gelmiş. Bu haliyle "Babam ve Oğlum" tabii ki çok etkileyici ama dört dörtlük olmaktan çok uzak bir film. Örneğin Irmak'ın filmini adadığı Lütfü Akad'ın eserlerinin çok gerisinde, veya bir "Muhsin Bey" gibi 20 yıl sonra da saygıyla anılmayacak. Korkarım bu film -aynen 2-3 milyon seyirci çekmesine rağmen 3 yıl sonrasına bile kalamayan bol starlı o komediler gibi- çok çabuk unutulacak.
Çünkü "Babam ve Oğlum" çok yüzeysel bir film. Kendi dünyasına seyirciyi çok kolay çektiği ve orada hapsettiği için bu yüzeysellik filmi izlerken anlaşılmıyor. Seyrederken duygudan duyguya savruluyorsunuz, adeta pestiliniz çıkıyor, fakat izledikten bir saat sonra bile etkisi çok azalmış oluyor, keyif alarak, aynı biçimde etkilenerek tekrar seyretmek imkansız (en azından bir kısım izleyici için). Oysa Welles'den Akad'a tüm büyük ustaların filmlerini tekrar tekrar, üstelik her seferinde yeni hazineler keşfederek izleyebilirsiniz.
Tribünlere oynamak
Oyunculuklar, yönetmenlik, sanat yönetmenliği vb. açılardan filminin tümüne eşit muamele yapan Irmak, senaryoda sadece belli sahnelere/anlara yüklenmiş, ki bu bölümler filmin dramatik etkiye en çok ulaştığı yerleri ("Açaydım kollarımı" sahnesi gibi). Fakat filmin iç tutarlılığı bakımından örneğin Hüseyin Ağa'nın torununa çizgi roman aldığı sahnenin bunca uzun olmasına da gerek yok aslında, skeç havasını bu kadar taşımasına da.
Açılış sekansının durumu daha da vahim: Bu adı taşıyan ve tüm bunları anlatan bir film, Sadık'ın sokakta yürüyüşüyle başlamaz, başlamamalı. O çok başarılı Kurtuluş Savaşı sahnesine benzer bir "11 Eylül akşamı-sokak" sahnesi aracılığıyla küçük Deniz'in dünyaya gözlerini hangi şartlarda açtığını, Sadık'ın yaşadığı ağır koşulları verecekseniz sokakla açarsınız tabii ki filmi; aksi halde Sadık'ın eve gelmesinden sonra açsanız ne fark eder?
Peki ama, Sadık'ın adımlarıyla açılsa ne fark eder?
Çok şey değişir; çok hafif bir planla açılmış olur film, daha açılışında kendisini zayıflatmış, bindiği dalı kesmiş olur. İç tutarlılığı aksar. Yaratıcısının kafa karışıklığını ele verir.
Irmak'ın senaryo konusundaki zaafiyeti "Mustafa Hakkında Herşey"de daha fazlaydı, bu açıdan gelişme gösterdiğini teslim etmek gerek. Fakat hala çok sorun var; en önemlisi de senaryoyu net bir yapıda inşa edememesi, tam olarak ne anlatmak istediği belli değil. Örneğin Sadık'ın başta oğlu olmak üzere çeşitli kişilerle sohbetlerini uzun uzun işliyor da, öldüğü sahneyi -nedense- filme koymuyor. 12 Eylül darbesinin getirdiği sosyolojik ve psikolojik alt üst oluşlarla aslında hiç ilgilenmiyor (darbe sanki tüm ülkenin değil, sadece Sadık'ın kaderini değiştirmiş) ama jeneriğe Sadık'ı işkence görürken gösteren planlar koyuyor...
Ve maalesef her şeyi çok hafife alıyor: Sadık'ın teyzesiyle (Şerif Sezer) ilgili bile bunca bilginin geçtiği filmde darbenin nasıl resmedildiğine bakınız: Caddede bir tank, trende iki polis memuru; alın size 12 Eylül... Galiba 1980'de 10 yaşında olan yönetmenimiz 12 Eylül'ü kendisinin hatırladığı gibi bir şey sanıyor: Yarı masal, yarı düş; Küçük Deniz'in hayatı algılaması gibi.
Irmak'ın yaklaşımı, hayranı olduğu 1960lar Yeşilçam senarist ve yönetmenlerinin bakış açısına çok benziyor: Akad, Erksan gibi ustaların istisna olduğu o dönemin sinemacıları da seyirciyi rahatsız edebilecek öğelerden uzak durup kaldırabileceği kadarını önüne koyarlardı... Onlar da Sadık'ın abisi Salim'in sadece duygu yüklü ya da komik anlarını sergiler, özünü yakalamaya ve sergilemeye çalışmazlardı. Irmak da Salim'i kullanarak puan topluyor ama öyle birinin karısı ya da çocuğu olmanın aslında ne kadar zor olduğuna hiç değinmiyor. Hüseyin Ağa'ya sinir krizi geçirtiyor (nasılsa iki dakika bile sürmeyecek), öte yandan Deniz'i doğururken ölen o kızcağızın hikayesiyle hiç ilgilenmiyor. Çünkü onun trajedisinin bir çözümü, "mutlu sonu" yok; rahatlayamayacağına göre seyirci, bir an evvel unutsun daha iyi.
Yani Çağan Irmak -maalesef- iyi maç çıkarmaya çalışmıyor, tribünlere oynuyor.
Film+, sayı: 10, Ocak 2006
Babam ve Oğlum
Senaryo ve yönetim: Çağan Irmak; Yapımcı: Şükrü Avşar; Görüntü yönetmeni: Rıdvan Ülgen; Müzik: Evanthia Reboutsika; Kurgu: Kıvanç İlgüner; Oyuncular: Çetin Tekindor (Hüseyin), Yetkin Dikinciler (Salim), Binnur Kaya (Hanife), Fikret Kuşkan (Sadık), Özge Özberk (Birgül), Hümeyra (Nuran), Tuba Büyüküstün (Aysun), Halit Ergenç (Özkan), Ege Tanman (Deniz), Şerif Sezer (Gülbeyaz); 2005 Türkiye yapımı; 108 dakika; Gösterim tarihi: 18 Kasım 2005
30 Ekim 2009 Cuma
Kuramsal kuraklık
Toplum kendi kültürüne, kendi değerlerine yabancılaşmamış olsaydı kimse yabancı bir dile ait kelimeleri isim olarak kullanmazdı. Böyle bir şey insanların aklına bile gelmezdi, gelse utanırlardı. Aynı şekilde "Keloğlan Kara Prense Karşı" filminin yapımcıları fragmanda İngilizce ses ve slogan kullanamazlardı
Sharon Stone ve Andy Garcia sadece oyunculuklarını değil, Hollywood'daki duruşlarını da beğendiğim sanatçılar, ikisine de saygı duyarım. Bir Türk dizisinde oynamalarına herhangi bir itirazım olamaz.
"Kurtlar Vadisi"nde üstlendikleri rollerle ilgili bir sorunum da yok: Polat Alemdar Yüce Seçilmişler'in varlığını ve tüm dünyayı nasıl etkilediklerini öğrendi, Dünya Baronu ile görüşmek üzere ABD'ye davet edildi. Bu, dizinin hikayesi açısından normal, ABD'de geçen sahnelerde Amerikalı oyuncuların varlığı son derece doğal.
Baron Amon ve eşinin ünlü isimlere oynatılması ise bir tercihtir; Raci Şaşmaz ve çalışma arkadaşları daha az ünlü (dolayısıyla daha ucuz) oyuncularla çalışmayı yeğleyebilirlerdi, belli ki büyük oynamak istemişler. Dizi yapımcıları olarak izlenme oranlarını dikkate almak zorundalar zaten; ayrıca Amerikalı oyuncuların varlığının ses getirmesini de arzu etmişler.
Hedeflerine ulaştılar; yabancıların varlığı, özellikle de Stone ile Necati Şaşmaz arasında geçen öpüşme sahnesi medyanın gündemine oturdu.
Peki ama neden?
Türk milletinin Sharon Stone'a özel bir düşkünlüğü yok, olsa bu ünlü oyuncunun bizde gösterilen filmlerinin seyirci sayısı bu kadar düşük olmazdı. Stone, çoğu filmi Türkiye'de şifreli kanallar dışında küçük ekrana çıkamayan bir oyuncu, Garcia'nın ünü daha da az ve fakat onların varlığının diziye 5 puanlık izlenme payı getirdiği hesaplanıyor.
Nedir ki bunun nedeni?
Sorunun cevabını İranlı düşünür Daryuş Şayegan vermiş: Kültürel şizofreni...
Zihinsel karmaşa
Kitapları ülkemizde de yayımlanan Şayegan, kültürel şizofreni adını verdiği olguya Batılılaşma eğilimi içindeki Doğu toplumlarında rastlandığını söylüyor. Şayegan'a göre, Batı ülkelerini bugün bulundukları noktaya getiren toplumsal, felsefi, psikolojik ve teknolojik süreçleri yaşamayan, bunların sonucunda oluşan üstyapı kurumlarını içselleştirmeye çalışan Doğu toplumları zihinsel ve kültürel karmaşa içine düşüyor, kendilerine yabancılaşıyorlar.
Tabii ki bu durum gelişmiş ülkelerin işine geliyor, en basitinden ticari açıdan. Bu yüzdendir ki tüm güçlerini bu yönde kullanıyorlar, örneğin Hollywood film ve dizileri Amerikan kültürünün ve belirli bir yaşayış biçiminin propogandasını yapıyor. Üstelik işini o kadar iyi beceriyor ki Fransa gibi önemli kültür ülkeleri bile toplumlarını Hollywood etkisinden korumaya çalışıyorlar.
Türkiye'de kimsenin böyle bir derdi yok.
İngilizce kelimelerin gündelik dilde giderek yaygınlaştığına dikkat çeken yazılar yayımlanıyor, konunun uzmanları okurları ve yetkilileri uyarmaya çalışıyorlar, fakat etkili olduklarını söylemek zor.
Çünkü hastalık çok ilerlemiş durumda.
Büyük kentlerdeki alışveriş merkezlerinin ve uydu kentlerin epey bir bölümünün isimleri Türkçe değil. Bazı ulusal televizyon kanallarının isimleri İngilizce. Dükkanların, Türk şirketlerin ürettiği ürünlerin, sinema salonlarının epey bir bölümünün adları da.
Ve bu durum toplumun büyük çoğunluğuna normal geliyor.
Toplum kendi kültürüne, kendi değerlerine yabancılaşmamış olsaydı kimse yabancı bir dile ait kelimeleri isim olarak kullanmazdı. Böyle bir şey insanların aklına bile gelmezdi, gelse utanırlardı.
Aynı şekilde "Keloğlan Kara Prense Karşı" filminin yapımcıları fragmanda İngilizce ses ve slogan kullanamazlardı. Sinan Çetin "Bay E" filminin jeneriğini tamamen İngilizce yapamazdı. ABD'de çekilen filmlere, kliplere rastlanmazdı.
Başrollerinde Türk karakterleri canlandıran iki yabancı oyuncunun bulunduğu "Bay E" 1994 yapımı. Daha öncesinde Avrupa sanat filmlerinin, daha geride ise Hollywood salon komedilerinin kopyaları var. Hatta daha da tuhafı: Türklerin oynadığı, yazdığı, yönettiği vesternler...
Şizofreni ve kuraklık
Birkaç ay evvel bir sinema filmi senaryosunu düzeltmem istendi. Yazarı Türk'tü tabii ki, hikaye ona aitti ama sanki bir Hollywood senaristinin kaleminden çıkmıştı. Karakterler Amerikalı gibi davranıyor, "Seni lanet olası b.k çuvalı" gibi cümlelerle konuşuyorlardı. Önce okuduklarıma inanmakta, sonra neyin neden düzeltilmesi gerektiğini ilgililere anlatmakta çok zorlandım. Ana karakterlerin bir barda sohbet ettikleri bir sahneden örnek veriyordum ki birisi: "Haklısınız, meyhanede içsinler" dedi, mekanı değiştirmekle sorunu çözemeyeceğimizi, kullanılan öyküleme tekniklerinde, sahne açılış ve kapanışlarında, velhasıl aklınıza gelebilecek her şeyde sorun olduğunu anlatmaya çalıştım.
O senaryoyla çekim hazırlıklarını sürdüren insanlara bunları anlatmanın imkanı zaten yoktu. Elimden geleni yaptım, sonuçta başka öğelerin de etkisiyle filmi yapmaktan vazgeçtiler.
Filmin hikayesi şizofreni hastalığıyla yakından ilgiliydi. Yazar aslen psikiyatristti, yani şizofreni kavramını bizlerden çok daha iyi bilen, ama kültürel şizofreninin etkisinden kurtulamamış bir uzman. Senaryo tekniklerini anlatan birkaç Amerikan kitabı okumuş, bolca film izlemiş, bilgisayarının başına geçmişti.
Başka pek çok senaristin de yaptığı gibi...
Belki sizin de yapmaya çalıştığınız gibi.
Senaryo alanında başarılı ve genelde mutlu olmak istiyorsanız kültürel şizofreninin sizi nasıl etkilediğini incelemelisiniz.
Öncelikle dilinizi etkiliyor. Light sözcüğünü kullanmak "Çocuklar Duymasın" dizisinin senaristine doğal geldiği gibi, size de normal görünebilir, ama değildir. "Sessiz Gece"nin ilk bölümünün senaristinin yaptığı gibi siz de "Yapabileceğin en iyi şey buradan hemen çıkıp gitmektir" türü diyaloglar yazıyor olabilirsiniz.
Bu türden cümlelere "çeviri Türkçesi" deniyor, örneklerine TV dizilerinde, gazetelerde bolca rastlanıyor; İngilizcede çok kullanılan kalıpları aynen dilimize aktarıyorlar. Zaten Harry Potter, Örümcek Adam, Batman gibi kahramanlarla büyümekte olan çocuklarımız çeviri Türkçesi'nin de etkisi altında kalıyorlar.
Eserinizi kendi çocuklarınızın da izleyeceğini dikkate almanız gerekir... Dahası da var: Kullandığınız dil düşünce yapınızı da etkilediği için diliniz hastaysa, düşünceleriniz de sağlıklı olamayacaktır. Kültürel şizofreninin etkilerinden kendinizi koruyamazsanız mutlu olamazsınız.
Hastalığa karşı bağışıklık geliştirmeniz de yetmeyecek, senaryonuzu yapımcı, yönetmen ve oyunculardan korumaya çalışmanız da gerekecek. Uygar Şirin ve ben bunu başaramadık: "Kahraman Pizzacı" adında bir Türk filmi senaryosu yazdık, oysa siz "Karışık Pizza" isimli bir Türk-Amerikan melezi seyrettiniz.
Aradan geçen 10 yılda durumun vehameti daha da arttı, o kadar ki "Eşkıya", "Babam ve Oğlum" gibi bazı istisnai örneklerden "Türk filmi" diye bahseder olduk; sanki diğer yerli filmleri hep Amerikalılar çekiyorlar.
Tabii ki o filmleri belirleyen önemli kararları alanlar da bu ülkenin vatandaşları. Sadece ağır bir etki altındalar.
Çok eleştirilen, hatta alay edilen Yeşilçam dönemini incelerseniz, Milli Sinema, Ulusal Sinema akım ve tartışmalarına da rastlarsınız, en üst noktasına Yılmaz Güney filmleriyle ulaşan toplumsal gerçekçi ürünlere de. Ortak noktaları Hollywood güdümüne karşı çıkmalarıydı.
Artık onlar da yok.
Kültürel şizofreni büyüdü, olgunlaştı, çocuğunu doğurdu: Kuramsal kuraklık.
Şimdi onun büyümesini seyrediyoruz hep birlikte.
Film+, sayı: 11, Şubat 2006
Sharon Stone ve Andy Garcia sadece oyunculuklarını değil, Hollywood'daki duruşlarını da beğendiğim sanatçılar, ikisine de saygı duyarım. Bir Türk dizisinde oynamalarına herhangi bir itirazım olamaz.
"Kurtlar Vadisi"nde üstlendikleri rollerle ilgili bir sorunum da yok: Polat Alemdar Yüce Seçilmişler'in varlığını ve tüm dünyayı nasıl etkilediklerini öğrendi, Dünya Baronu ile görüşmek üzere ABD'ye davet edildi. Bu, dizinin hikayesi açısından normal, ABD'de geçen sahnelerde Amerikalı oyuncuların varlığı son derece doğal.
Baron Amon ve eşinin ünlü isimlere oynatılması ise bir tercihtir; Raci Şaşmaz ve çalışma arkadaşları daha az ünlü (dolayısıyla daha ucuz) oyuncularla çalışmayı yeğleyebilirlerdi, belli ki büyük oynamak istemişler. Dizi yapımcıları olarak izlenme oranlarını dikkate almak zorundalar zaten; ayrıca Amerikalı oyuncuların varlığının ses getirmesini de arzu etmişler.
Hedeflerine ulaştılar; yabancıların varlığı, özellikle de Stone ile Necati Şaşmaz arasında geçen öpüşme sahnesi medyanın gündemine oturdu.
Peki ama neden?
Türk milletinin Sharon Stone'a özel bir düşkünlüğü yok, olsa bu ünlü oyuncunun bizde gösterilen filmlerinin seyirci sayısı bu kadar düşük olmazdı. Stone, çoğu filmi Türkiye'de şifreli kanallar dışında küçük ekrana çıkamayan bir oyuncu, Garcia'nın ünü daha da az ve fakat onların varlığının diziye 5 puanlık izlenme payı getirdiği hesaplanıyor.
Nedir ki bunun nedeni?
Sorunun cevabını İranlı düşünür Daryuş Şayegan vermiş: Kültürel şizofreni...
Zihinsel karmaşa
Kitapları ülkemizde de yayımlanan Şayegan, kültürel şizofreni adını verdiği olguya Batılılaşma eğilimi içindeki Doğu toplumlarında rastlandığını söylüyor. Şayegan'a göre, Batı ülkelerini bugün bulundukları noktaya getiren toplumsal, felsefi, psikolojik ve teknolojik süreçleri yaşamayan, bunların sonucunda oluşan üstyapı kurumlarını içselleştirmeye çalışan Doğu toplumları zihinsel ve kültürel karmaşa içine düşüyor, kendilerine yabancılaşıyorlar.
Tabii ki bu durum gelişmiş ülkelerin işine geliyor, en basitinden ticari açıdan. Bu yüzdendir ki tüm güçlerini bu yönde kullanıyorlar, örneğin Hollywood film ve dizileri Amerikan kültürünün ve belirli bir yaşayış biçiminin propogandasını yapıyor. Üstelik işini o kadar iyi beceriyor ki Fransa gibi önemli kültür ülkeleri bile toplumlarını Hollywood etkisinden korumaya çalışıyorlar.
Türkiye'de kimsenin böyle bir derdi yok.
İngilizce kelimelerin gündelik dilde giderek yaygınlaştığına dikkat çeken yazılar yayımlanıyor, konunun uzmanları okurları ve yetkilileri uyarmaya çalışıyorlar, fakat etkili olduklarını söylemek zor.
Çünkü hastalık çok ilerlemiş durumda.
Büyük kentlerdeki alışveriş merkezlerinin ve uydu kentlerin epey bir bölümünün isimleri Türkçe değil. Bazı ulusal televizyon kanallarının isimleri İngilizce. Dükkanların, Türk şirketlerin ürettiği ürünlerin, sinema salonlarının epey bir bölümünün adları da.
Ve bu durum toplumun büyük çoğunluğuna normal geliyor.
Toplum kendi kültürüne, kendi değerlerine yabancılaşmamış olsaydı kimse yabancı bir dile ait kelimeleri isim olarak kullanmazdı. Böyle bir şey insanların aklına bile gelmezdi, gelse utanırlardı.
Aynı şekilde "Keloğlan Kara Prense Karşı" filminin yapımcıları fragmanda İngilizce ses ve slogan kullanamazlardı. Sinan Çetin "Bay E" filminin jeneriğini tamamen İngilizce yapamazdı. ABD'de çekilen filmlere, kliplere rastlanmazdı.
Başrollerinde Türk karakterleri canlandıran iki yabancı oyuncunun bulunduğu "Bay E" 1994 yapımı. Daha öncesinde Avrupa sanat filmlerinin, daha geride ise Hollywood salon komedilerinin kopyaları var. Hatta daha da tuhafı: Türklerin oynadığı, yazdığı, yönettiği vesternler...
Şizofreni ve kuraklık
Birkaç ay evvel bir sinema filmi senaryosunu düzeltmem istendi. Yazarı Türk'tü tabii ki, hikaye ona aitti ama sanki bir Hollywood senaristinin kaleminden çıkmıştı. Karakterler Amerikalı gibi davranıyor, "Seni lanet olası b.k çuvalı" gibi cümlelerle konuşuyorlardı. Önce okuduklarıma inanmakta, sonra neyin neden düzeltilmesi gerektiğini ilgililere anlatmakta çok zorlandım. Ana karakterlerin bir barda sohbet ettikleri bir sahneden örnek veriyordum ki birisi: "Haklısınız, meyhanede içsinler" dedi, mekanı değiştirmekle sorunu çözemeyeceğimizi, kullanılan öyküleme tekniklerinde, sahne açılış ve kapanışlarında, velhasıl aklınıza gelebilecek her şeyde sorun olduğunu anlatmaya çalıştım.
O senaryoyla çekim hazırlıklarını sürdüren insanlara bunları anlatmanın imkanı zaten yoktu. Elimden geleni yaptım, sonuçta başka öğelerin de etkisiyle filmi yapmaktan vazgeçtiler.
Filmin hikayesi şizofreni hastalığıyla yakından ilgiliydi. Yazar aslen psikiyatristti, yani şizofreni kavramını bizlerden çok daha iyi bilen, ama kültürel şizofreninin etkisinden kurtulamamış bir uzman. Senaryo tekniklerini anlatan birkaç Amerikan kitabı okumuş, bolca film izlemiş, bilgisayarının başına geçmişti.
Başka pek çok senaristin de yaptığı gibi...
Belki sizin de yapmaya çalıştığınız gibi.
Senaryo alanında başarılı ve genelde mutlu olmak istiyorsanız kültürel şizofreninin sizi nasıl etkilediğini incelemelisiniz.
Öncelikle dilinizi etkiliyor. Light sözcüğünü kullanmak "Çocuklar Duymasın" dizisinin senaristine doğal geldiği gibi, size de normal görünebilir, ama değildir. "Sessiz Gece"nin ilk bölümünün senaristinin yaptığı gibi siz de "Yapabileceğin en iyi şey buradan hemen çıkıp gitmektir" türü diyaloglar yazıyor olabilirsiniz.
Bu türden cümlelere "çeviri Türkçesi" deniyor, örneklerine TV dizilerinde, gazetelerde bolca rastlanıyor; İngilizcede çok kullanılan kalıpları aynen dilimize aktarıyorlar. Zaten Harry Potter, Örümcek Adam, Batman gibi kahramanlarla büyümekte olan çocuklarımız çeviri Türkçesi'nin de etkisi altında kalıyorlar.
Eserinizi kendi çocuklarınızın da izleyeceğini dikkate almanız gerekir... Dahası da var: Kullandığınız dil düşünce yapınızı da etkilediği için diliniz hastaysa, düşünceleriniz de sağlıklı olamayacaktır. Kültürel şizofreninin etkilerinden kendinizi koruyamazsanız mutlu olamazsınız.
Hastalığa karşı bağışıklık geliştirmeniz de yetmeyecek, senaryonuzu yapımcı, yönetmen ve oyunculardan korumaya çalışmanız da gerekecek. Uygar Şirin ve ben bunu başaramadık: "Kahraman Pizzacı" adında bir Türk filmi senaryosu yazdık, oysa siz "Karışık Pizza" isimli bir Türk-Amerikan melezi seyrettiniz.
Aradan geçen 10 yılda durumun vehameti daha da arttı, o kadar ki "Eşkıya", "Babam ve Oğlum" gibi bazı istisnai örneklerden "Türk filmi" diye bahseder olduk; sanki diğer yerli filmleri hep Amerikalılar çekiyorlar.
Tabii ki o filmleri belirleyen önemli kararları alanlar da bu ülkenin vatandaşları. Sadece ağır bir etki altındalar.
Çok eleştirilen, hatta alay edilen Yeşilçam dönemini incelerseniz, Milli Sinema, Ulusal Sinema akım ve tartışmalarına da rastlarsınız, en üst noktasına Yılmaz Güney filmleriyle ulaşan toplumsal gerçekçi ürünlere de. Ortak noktaları Hollywood güdümüne karşı çıkmalarıydı.
Artık onlar da yok.
Kültürel şizofreni büyüdü, olgunlaştı, çocuğunu doğurdu: Kuramsal kuraklık.
Şimdi onun büyümesini seyrediyoruz hep birlikte.
Film+, sayı: 11, Şubat 2006
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

