Copyright © 2014 - Tamer Baran - Tüm Hakları Saklıdır.
Bu blogta yer alan yazılar (içerik), 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince eser sahibi olan Tamer Baran'a aittir. Söz konusu içerik eser sahibinin izni olmadan kopyalanamaz,yayınlanamaz...
Metin Erksan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metin Erksan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Büyük düşünür, usta yönetmen



Erksan sinemamızın en önemli “auteur” yönetmenidir. Bu sıfat üç önemli özelliğini imler: (tutku, mülkiyet gibi) belli temaları irdelemeyi sürdürmüş; filmlerinde felsefi, toplumsal ve/veya psikolojik açıdan çok değerli analizler yapmış ve özellikle başyapıtlarında düşünsel içeriği, kayda değer bir görsel biçimle sunmayı becermiştir


Tamer Baran

Metin Erksan’ın anısına
(1 Ocak 1929 – 4 Ağustos 2012)

“Her büyük yönetmenden geriye 1, bilemedin 2 filmi kalır; Kurosawa’nın 10’dan fazla başyapıtı var” diyen Francis Ford Coppola, yakından tanısa eminim Metin Erksan’a da çok şaşırırdı.

23 yaşında yönetmenliğe başlayan Erksan, 30 yılda 35 sinema filmi, 2 belgesel, 5 TV filmi ve bir TV dizisi çekti. Sinema otoriteleri bu filmlerin 7’sini başyapıt kabul ediyorlar (Üstelik filmlerinin yarısından fazlası ticari nedenlerle kabul ettiği, dönemin eğilimlerinin dışına taşmayan, vasat işlerdir, Zeki Müren veya Emel Sayın’lı melodramlar gibi). Daha da ilginç olan bu 7 filmin özgün özellikleridir. Ya çığır açan, bir ekol başlatan veya takipçileri olmasa da tekil örnekler olarak önemini hala koruyan bu eserler Yeşilçam’ı kökten değiştirmiştir.

Erksan sinemamızın en önemli “auteur” yönetmenidir. Bu sıfat üç önemli özelliğini imler: (tutku, mülkiyet gibi) belli temaları irdelemeyi sürdürmüş; filmlerinde felsefi, toplumsal ve/veya psikolojik açıdan çok değerli analizler yapmış ve özellikle başyapıtlarında düşünsel içeriği, kayda değer bir görsel biçimle sunmayı becermiştir.

Oyuncularından aldığı performanslardan mizansen anlayışına, çok usta bir yönetmendir Erksan, filmleri (özellikle siyah beyaz olanlar) şaşırtıcı bir estetik seviyededir. Fakat onu özellikle ve öncelikle düşünsel yönüyle anmak gerekir.

Ülkesinin yapısını ve sorunlarını müthiş özümsemiş, bu tespitlerden hareketle yapılması gereken sinemayı tarif edebilmiş ve gerek toplumsal, gerekse sinema sanatına dair düşüncelerini farklı filmsel yapılar içinde uygulayabilmiş biridir. Örneğin “Susuz Yaz” ve “Yılanların Öcü”, ev, su hakkı gibi mülkiyet sorunlarından kaynaklanan çatışmaları işleyen gerçekçi köy filmleridir. Kırsal kesimde geçen “Kuyu” ise yine mülkiyet izleği (bu kez: kadın) üzerine kurulmuş bir psikolojik gerilimdir.

“Gecelerin Ötesi” ve “Suçlular Aramızda” modern kent filmleridir; yoksulluk, suç, sömürü gibi sosyal meseleleri işler ve çok erken bir dönemde büyük kentlerde göçle birlikte yaşanan dev dönüşümden kaynaklanan sancılara dikkat çekerler. Ayrıca Erksan çağdaş macera ve gerilim trüklerini bu iki filmde ustaca uygulamıştır). Yeşilçam kalıplarını yerle bir eden aşk filmi “Acı Hayat” da toplumcu gerçekçi yapıdadır. Şu payla ki, yönetmenin dediği gibi: “Sorunu değil, sorunun içindeki insanı” anlatan eserlerdir bunlar.
 
"Sevmek Zamanı"ndan ilginç bir kare.
Tanımadığı bir kızın fotoğrafına aşık olan bir gence odaklanan “Sevmek Zamanı” ise hem muhteşem atmosferi, hem de sadece sorunlara dikkat çekmeyip bir yaşama biçimi önermesiyle de andığım diğer filmlerden ayrılır. Batı kökenli modern kent hayatının iyice yerleşmeye başladığı bir dönemde Erksan, Doğu değerlerine dikkat çekmiş ve önemli bir uyarı yapmıştır.  

Bu 7 eserin 1960-1968 yılları arasında çekilmiş olması, Erksan’ın öncü kimliğini vurgular: Örneğin kadın haklarına ilişkin önemli bir söylem geliştiren “Kuyu” çekildiğinde, bırakın Yeşilçam’ı, herhalde toplumun yüzde biri bile feminizm kelimesini bilmiyordu.

Artık bu ve benzeri kavramlar çok daha yaygın biliniyor, ama Erksan’ın altını çizdiği meseleler ne yazık ki hala önemini koruyor. Fakat kendisinin hala sinemamızın en önemli yönetmenlerinden biri olarak kabul görmesi, sadece eserlerinin içeriğiyle ilgili değildir, filmleri sanatsal açıdan o kadar güçlüdür ki, tüm bu toplumsal sorunlar çözümlendiğinde, mesela 100 yıl sonra da onun adı yaşıyor olacak…

Meraklısına:
Maalesef çok az Erksan filminin DVD’si yayımlandı. Bu önemli sinemacı hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyenlere sadece iki kitap önerebiliyorum: “Metin Erksan Sineması” (Birsen Altıner) ve “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” (Kurtuluş Kayalı).

Açık Gazete, 11 Ağustos 2012



1 Mayıs 2010 Cumartesi

Hamburger ve Türk filmleri

Türk sineması için destek beklenen ya da Amerikan filmlerine hayran olup Türk filmlerine yüz vermedikleri için eleştirilen o genç insanların, beğenerek izledikleri yabancı filmlerde, onları çeken asıl şey(ler) nedir, biliyor ya da merak ediyor musunuz? Bu genç insanların, harçlıklarından, öğrenim giderlerinden ayırdıkları parayı yatırdıkları o filmleri niçin izledikleri konusunda bir fikriniz var mı? Amerikan filmlerini, örneğin “eğlenmek” amacıyla izliyorlarsa, sizin onları davet ettiğiniz Türk filmlerinde eğlenebilecekler mi?

Burçak Evren’in, Milliyet’in eki Hey’in 1 Haziran tarihli 8. sayısında yayınlanan yazısı, Türk sinemasının sorunları tartışılırken hep kullanılmış bir söylemi yinelemesi bakımından ilgimi çekti. “Yeşilçam Güç Durumda” başlıklı yazının bir yerinde, şöyle diyor Evren: “Sinemamız, özellikle genç seyirciden destek bekliyor. Daha doğrusu onların desteğine ihtiyacı var. Eğer bu ufacık desteği göstermekten kaçınırsak, kendi ülkemizde, kendi filmlerimizi izleme şansını yitiririz. Ve korkarım o çizgiye de geldik.”

Bu tümceler bana, birkaç yıl önce, sinemamızın sorunları yoğun biçimde tartışılırken yayınlanmış kimi yazıları, o yazılarda geçen kimi tümceleri anımsattı. Şizofrengi’de yayınlanan “Gitsinler” başlıklı manifestoyu, Aktüel’de yayınlanan “N’ayır, n’olmuyor!” başlıklı yazıyı ve kimi polemikleri anımsadım. Burçak Evren’in de belirlediği gibi, Türk sinemasının ürünlerine fazla yüz vermeyen genç seyircilerle ilgili, Atilla Dorsay da şunları yazmıştı: “Çok açıktır ki bunalım artık yalnızca bir Türk sineması bunalımı değildir. Söz konusu olan, Türk kültür yaşamındaki bir bunalımdır. Yeni, yepyeni bir genç kuşak yetişiyor. Özellikle büyük kentlerdeki bu genç kuşak, kendi kültürüyle ilgili değil, hiç değil. Türk olan, yerli olan, bizden olan her şey onu ürkütüyor. Hiçbir ‘alaturka’ şarkı dinlemeden, hiçbir ‘Doğu hüznü’ duyumsamadan, doğru dürüst hiçbir Türk romanı okumadan, Yeşilçam’dan gelen hiçbir şeyi izlemeden büyüyor bu kuşak! ‘Bir bahar akşamı’ kimselere rastlamayan, ‘Adalar sahilinde beklemeyen’, ‘melali anlamayan’ bir kuşak yetişiyor. Ahmet Haşim’i de bilmiyor, Nazım’ı da, Yılmaz Güney’i de bilmiyor (merak da etmiyor), Fehmi Yaşar’ın filmini de. ‘Camdan Kalp’e gidenlerin büyük çoğunluğu, orta yaş ve üstü kişilermiş.” (“Sinema değil kültür krizi”, Atilla Dorsay, Cumhuriyet, 21 Aralık 1990)

Türk sinemasının sorunlarını konu alan, arada, genç seyircinin filmlerimize ilgisizliğini de eleştiren bu yazıya, Kürşat Başar yanıt vermişti: “Doğrusu sözü geçen bu kuşak adına konuşabilir miyim bilmiyorum ama, yıllardır dinlediğimiz bu laflardan artık bıkıp usandığımızı da söylemek istiyorum. Bence genç kuşağı ürküten, Türk olan, yerli olan şeyler değil, daha iyisini gördüğü şeylerin kötü kopyalarını kabul etmek zorunda kalmak ve hızla kendinden uzaklaşan dünyaya yaklaşmasını engelleyen şeyleri onaylamak. Onu asıl ürküten bu.” (“Biz beklemek istemiyoruz”, Kürşat Başar, Güneş, 23 Aralık 1990)

Aynı yazıda, kendilerinden destek beklenen gençlerin sinemamıza bakışını çok güzel yansıtan başka tümceler de vardı: “Eğer batan bir şey varsa bunun müsebbibi bu genç kuşak değil, yıllardır bu lafları yazıp çizen, üstelik yıllardır ve özellikle şimdi köşe başlarında durup gençlere kızanlardır. (...) Sinema dalından nasibini almamış bu filmlere niye gidelim? Eğer ticari sinema yapıyorsanız ve kimse gidip seyretmiyorsa, zaten söyleyecek lafınız yok demektir. (Ayrıca, ticari sinema her zaman bir yol buluyor, bir süre seks filmleri, ardından şarkılı-türkülü filmler, şimdi de inanç sömürüsü) Yok ‘sanat filmi’ olduğunu iddia eden, izleyicilerin ‘entel film’ dedikleri şeylerden söz ediyorsanız, bu felâketlerin sinemalara kadar ulaşması bile ne kadar hoşgörülü bir yerde olduklarının kanıtı bence. Kimse insanları roman yazmaya, resim yapmaya, ‘sanat filmi’ çekmeye zorlamıyor. Eğer gerçekten inanıyorsanız filminizi çekersiniz, batarsanız da batarsınız. ‘Ben sanat filmi çektim, neden beni desteklemediniz?’ denmez. Artık çifte standartları bırakmak gerekiyor. Ben, seyircinin önyargılı olduğu kanısında değilim, 90 tane berbat filmine gittikleri yönetmenin 91. filmine gitmemeleri önyargılı olduklarını değil, mazoşist olmadıklarını gösteriyor yalnızca.”

“Neden izleyelim ki?”
Birkaç yıl önce, Ve Sinema dergisi için küçük çaplı bir anket gerçekleştirmiştik, Hüseyin Sönmez ile. Türk sinemasıyla ilgili soruların yer aldığı bu anketi, yüz yüze yapmakta yarar gördüğüm için, çeşitli sinemalara gidip, genç seyircilerle konuşmuştum. Sorular, daha çok, Türk filmlerini hiç izlemeyen, izlemeyi reddeden seyircileri hedefliyordu. “Neden yerli film izlemiyorsunuz?” sorusuna, üniversiteli bir genç kız, “Neden izleyeyim ki? Televizyonda görüyorum; hepsi birbirinin aynı. Üstelik çok basit filmler, başını izleyince devamının nasıl olacağını biliyorsun” yanıtını vermişti.

Bu izleyicinin, dile getirdiği düşüncelerde haklı olup olmadığı tartışılır. Artık Türk sinemasının, genç seyircilerin -sinemalarda gösterilen yerli filmleri izlemediklerine göre- yalnızca TV’de gördükleri eski filmlere benzeyen ürünler vermediği, eskisi kadar basit filmlere pek rastlanmadığı söylenebilir. Burada önemli olan, o genç kız ve benzeri binlercesinin geliştirdiği “Neden izleyelim ki?” tavrı. Bu düşünce biçimiyle yalnızca Kürşat Başar’ınki gibi yazılarda değil, her fırsatta görüşmeye çalıştığım genç sinema seyircileriyle sohbetlerimde de karşılaştım. Bu tavır, sanıldığından çok daha yaygın ve giderek “Türkiye’de iyi film çekilmiyor” yargısına dönüşüyor.

İnsanlar izledikleri tüm filmlerden, her Türk filmi izleme deneyimlerinden, bu yargılarını doğrulayacak veriler elde ediyorlarsa -ki bunun aksini kimse iddia edemez-, Başar’ın söylediği gibi, 91. filmi neden izlesinler?

Gençlerin sinemamıza destek vermesi gerektiğini düşünen yazarlarımızın bu soruya yanıtları belli: “İzlemezseniz, Türk sineması batar. Artık Türk filmlerini hiç izleyemiyor oluruz.”

Gerçekten batar mı? Artık hiç Türk filmi çekilmediği günler gelir mi gerçekten? Türk sinemasının, ne olursa olsun, Avrupa’daki kimi küçük ülkelerde olduğu gibi tümüyle yok olacağına inanmayanlardanım. Yine de, bir an için, filmleri izlemezsek Türk sinemasının gerçekten batacağını düşünelim. Türk filmlerini merak edip izlemeyen seyircinin, bu tehlikeye de kayıtsız kalacağı ortada. Bakın Kürşat Başar -aynı yazının devamında- ne söylüyor: “Bırakalım batsın. Hiç yıkılmayacak sanılan duvarların yıkıldığı, rejimlerin değiştiği bir dünyada Yeşilçam’ı korumak zorunda değiliz biz. Batsın, belki yerine doğru dürüst bir şeyler gelir. Madem genç seyirci sizi izlemiyor, madem genç eleştirmen sizi beğenmiyor, neden biraz da suçu kendinizde aramıyorsunuz?”

“Suç belki de sizdedir...”
“Türk sineması batabilir” uyarısına, sinemamıza destek çağrılarına olumsuz yanıt verenlerden biri de sinema yazarı Ali Hakan olmuştu. 21 Aralık 1990 tarihli Sabah’ta yayınlanan “Elinizi kolunuzu bağlayan filmler” başlıklı yazısında şunları söylüyordu: “Hiç kimsenin, ‘ulusal kültür’ naralarıyla, insanları geriliğe ve çirkinliğe mahkum etme, bunlara razı olmaya çağırma hakkı olmamalıdır! Filmler, Amerikan filmi diye övülüp, Türk filmi diye yerilmemeli, ya da tersi yapılmamalıdır.

Sinema yazılarını belirleyen şey, filmin menşei değil, sinemasal düzeyidir. Türk filmleri seyirci bulamıyorsa, bu, o filmlere gitmeyerek sinir krizleri geçirmekten kaçınan seyircinin değil, bizzat sinemacının sorunudur herhalde! Tartışmanın odak noktası, seyircinin yükselen beğeni düzeyi karşısında, Türk sinemasının gerikalmışlığı olmalıdır artık!”

Görüldüğü gibi, daha yaşlı kuşaktan sinema yazarları (yalnız onlar değil, sinemacılar da) filmlerimize destek vermek gerektiğini söylerken, Kürşat Başar, Ali Hakan gibi genç sinema yazarları bu çağrıya olumsuz yanıt veriyorlar.

Yeşilçam, Darülaceze mı?
Bu tartışmanın çok önemli bir sorusu da şu: Türk sineması için destek beklenen ya da Amerikan filmlerine hayran olup Türk filmlerine yüz vermedikleri için eleştirilen o genç insanların, beğenerek izledikleri yabancı filmlerde, onları çeken asıl şey(ler) nedir, biliyor ya da merak ediyor musunuz? Bu genç insanların, harçlıklarından, öğrenim giderlerinden ayırdıkları parayı yatırdıkları o filmleri niçin izledikleri konusunda bir fikriniz var mı? Amerikan filmlerini, örneğin “eğlenmek” amacıyla izliyorlarsa, sizin onları davet ettiğiniz Türk filmlerinde eğlenebilecekler mi?

Onlardan beklediğimiz nedir gerçekte? Bu soruya, yine Burçak Evren’in yazısında bir karşılık bulabiliriz: “Yaş ortalaması bir hayli genç olan seyircimiz artık Türk filmlerini izlemiyor. Ya da izleme gereksinmesi duymuyor. Çünkü yapılan filmleri beğenmiyor. Kimi zaman ilkel, çağdışı bile bulduğu oluyor. Kuşkusuz genç seyircinin bu tür değerlendirmesinde haklılık payı da yok değil. Ama izlememek ya da kendi sinemamızı küçümseyip önemsememek sonucu neler olabilir, bunu da düşünmek gerek.”

Yani siz diyorsunuz ki, “Bu filmleri beğenmediğinizi biliyoruz, beğenmemekte de haklısınız. Ama yine de desteklemek lazım.”

Birinin, bir başkasından böyle bir özveri beklemeye hakkı olabilir mi? Birisi size, “Şu oyun çok başarısız ama yine de izlemen lazım” dese ne yanıt verirsiniz? “Başarısız bulmakta haklı olduğun bu romanları okumazsan Türk romanı batacak” deseler, mantıklı bulur musunuz bu söylenenleri?

Daha yakıcı bir soru: Yeşilçam, Kızılay mı ki, birilerinin “kerhen” desteği olmazsa yaşayamayacak? Yeşilçam, Darülaceze mi ki, insanların destekleri, varlık nedenini oluşturuyor?

Hayır, sinema, “kan bağışı” gibi bir sosyal yardımlaşmayla ilgisi olmayan bir alan. Bir ürün kotarıp ortaya çıkartıyorsunuz, insanlar da paralarını, zamanlarını ayırarak ona ilgi gösteriyor, ya da ilgisiz kalıyorlar. Ürün sahibinin, şikayet etmeye hakkı olup olmadığı tartışılır; ama hakkı varsa bile, sitem etmekten önce, insanların ürününe neden ilgisiz kaldıklarını araştırması gerekir.

Metin Erksan’ın dediği gibi: “İnsanların sinemayı ne için yaptıklarını bilmeleri gerek. Eğer kendisi için yapıyorsa, gayet namuslu biçimde oturup kendisi seyredecek. Yok insanların seyredeceği filmler yapacaksa, evvela Türk halkının beğenisini bilecek.” (Serhat Öztürk’ün yaptığı “Türk seyircisi sinemasını terketmedi” başlıklı söyleşiden, Güneş, 9 Ocak 1990)

Destek vermeyelim...
Metin Erksan, sinemacıların gereken emeği harcamadan, “havadan” destek beklemelerindeki çarpıklığa değiniyor. Onun düşüncelerinin bir adım ötesini de şu şekilde ifade edebiliriz: “Türk sineması desteklenmemeli.”

Gerçekten de, Türk sinemasını seven, geleceği için kaygılanan insanların, salonlarda gösterime sunulan bu filmleri desteklememeleri gerekiyor. Zaten ilgilerini çekiyorsa, izleyeceklerse, gitsinler; yoksa semtine bile uğramasınlar! “Türk sineması batsın da kurtulalım” mantığıyla söylemiyorum bunu; “taşıma suyuyla değirmen dönmez” mantığıyla söylüyorum. Hem, bu filmler desteklenmezse, sinemacılarımızın asıl destek bekledikleri genç sinema seyircileri, bu filmlere gitmemeyi sürdürürse, sinemacılarımız belki, “Ne yaparız da bu gençleri filmlerimize çekeriz?” diye düşünmeye başlarlar. Seyirciyi dikkate almaya, bunun için de seyirciyi çekecek ve hoşnut bırakacak filmlerin nasıl olması gerektiğini araştırmaya başlarlar.

Kültür Bakanlığı, TV kanalları gibi “yan” desteklerle bu işi daha fazla sürdüremeyecekleri ortada. Bu mantığın zararlı sonuçları da var zaten. Kısaca bu günlerdeki duruma değinelim: Ekonomik kriz dolayısıyla kanallar tasarruf önlemleri aldılar, yerli TV dizileri yapmayı, sinema filmlerine destek vermeyi durdurdular. Yine kriz dolayısıyla Kültür Bakanlığı’ndan da para alamayan sinemacılarımız da mecburen üretimi frenlediler.

Son günlerdeki bu gelişmenin de doğruladığı, “Popüler sinemanın temel direği sinema seyircisidir, filmleri yaşatan odur” gerçeğini bizim sinemacılarımızın da keşfetmesi gerekiyor artık. Seyircilerin, “dışardan ve kerhen” destek vermeleri, bu anlamda, yarar getirmeyecek sinemamıza, aksine krizi daha da uzatacak. Çünkü, devletten ve TV kanallarından aldıkları paralarla, çoğunlukla film salonlarda gösterilmese bile zarar etmeyen yapımcılarımız, seyirci desteğini de alınca (bu destek kerhen de olsa), işler tümüyle yolundaymış gibi davranmayı sürdürecekler. Oysa, daha önce de çeşitli kereler vurgulandığı gibi, Türk sinemasının bu olumsuz alışkanlıklarını terketmesi gerekiyor artık. Ki bunların başında da, “kafalarına göre film yapmak” ve “seyirciyi hiç hesaba katmamak” geliyor.

“Aslan yürekli burger”
Burçak Evren’in yazısında, ilginç bir bölüm daha var. Şöyle diyor: “Ayaküstü, çabucak tüketilip, kimi hazlar aranan hamburger ile doğrudan doğruya damak zevkine seslenen kendi yemeklerimiz arasında ne denli fark varsa, inanın izleyeni beyin tembelliğine zorlayan kimi ucuz ticari Amerikan filmleriyle (tüm Amerikan filmleri demiyorum), belirli bir içtenliği ve sıcaklığı taşıyan ama kimi yetersizlikleri de içeren bizim filmlerimiz arasında o kadar fark var.”

Eğer bu doğruysa, Evren, hamburger yeme alışkanlığındaki gençlere “dolma yeyin” demiş oluyor. İyi de, yerler mi acaba?

Bu cümleler, bana, yaklaşık 1 yıl kadar önce, düzenli olarak birkaç ay boyunca yaptığımız bir dizi toplantıdaki tartışmaları anımsattı. Kimi sinema yazarlarının, senaristlerin, yönetmenlerin ve sinemanın farklı alanlarından gelen başka insanların katıldığı bu toplantılardan birinde, kısa plana dayalı Amerikan anlatım biçimi tartışılırken bir yönetmenimiz, “Yahu” demişti, “McDonalds bize fast-food’u dayatıyor diye, Türk mutfağı ölsün mü? O dolmaların, pilavların tadını unutacak mıyız?”

Bu soruya o zaman verdiğim yanıt, bugün de geçerli: “Bize fast-food’u dayatan McDonalds değil; metropol yaşantısıdır.”

İlginç ve sinema konusundaki tartışmalara da ışık tutabilecek bir fikir alışverişiydi bu: Gerçekten de hamburgeri mi Türk mutfağını mı yeğleyeceğimiz, özünde bizi aşan bir sorun. Metropol bireyinin gündelik yaşamı, insanları artık yemeğe daha az zaman ayırmak zorunda bırakıyor. Bu gereksinim onları çabuk yemeye, yani fast-food’a götürüyor, McDonalds da o noktada bir seçenek olarak beliriyor.

Kaldı ki bize fast-food’u dayatanın McDonalds olduğunu kabul edersek, Türk mutfağının güzide yemeği döneri açıklayamayız. Bu ülkeye McDonalds geleli 10 yıl bile olmadı; ama hepimiz, kendimizi bildik bileli döner sandöviç yemiyor muyuz? McDonalds’dan önce de tost, sosisli sandöviç, hamburger vardı bu ülkede; bugün de, her kentte, her caddede rastlanabilecek küçük büfelerde satılıyor. Satıldığına göre de, herhalde bir talep var.

McDonalds, böyle bir talebi bilen ve ona uygun en gelişmiş çizgide, en üstün teknolojiyle üretim yapan yerin adı. Amerikan kökenli olup olmadığı bu noktada çok önemli değil; önemli olan, gereksinime en uygun çözümü oluşturması.

Hollywood da, bugünün sinema seyircisine, onların istediklerine en yakın, en uygun çözümleri önerdiği için, akın akın o filmlere gidiyor o insanlar. Tabii ki, promosyon ve diğer etkenlerin de katkısı var.

Kaldı ki, üstünlüğü tartışılmaz Türk mutfağının, böyle bir örneklemede, Türk filmleriyle özdeşleşebileceğinden emin değilim. Ne yazık ki, Amerikan filmleri (genel olarak) bizimkilerden daha leziz.

Vatan, millet, Sakarya...
Dolayısıyla, Evren’inki gibi çağrılar, havada kalmaya mahkûm. Önemli olan insanları, “vatan, millet, Sakarya” edebiyatıyla salonlara çağırmak değil, istediklerini vermek. Onların istediği şeyi bulup verdiğinizde, yine de Amerikan filmlerinin yanında Türk sinemasının esamesi okunmazsa, o zaman bir başka sorun var demektir ve bu tartışılır.

Ama şimdi sorun, seyircinin istediği şeyin Türk filmlerinde olup olmadığı.

Buna bir başka sinema yazarının verdiği yanıtı okuyalım: “Türk sineması üretmiyor. Ayağı yere basan, çağdaş/evrensel söylemli, esaslı yapıtlara ‘Motor!’ demenin tutkulu ve inançlı çalışmaları yapılmıyor. Bunun yerine bazı entel barlarda çene çalınıp Yeşilçam’daki yaratıcılık kısırlığına, verimsizliğe ‘Amerikan kültür emperyalizmi Türk sinemasına darbe vuruyor’ etiketli entipüften kılıflar uyduruluyor.

Sen ey Türk sineması. Şu yeni sezona düzeyli ve nitelikli fazla değil, iki film yetiştirememiş isen hiç laf etme. Şapkanı önüne koy düşün. Gevşekliğini, slogancı bahanelerin ardına gizlenmeyi bırak. Çalışıp ürettiklerini çıkar ortaya. Malını görelim ki sanatına, emeğine, yaratıcılığına el ve yürek birliği ile sahip çıkalım. Yabancı film kuşatmasına karşı mücadeleyi kendi yapıtlarımızı savunarak hep beraber verelim.” (“Yeni mevsim dolayısıyla”, Erdal Çetin, Milliyet, 25 Ekim 1990)

Bu yazıda girmediğimiz bir başka konu daha var; “sinemamızda gençleşme gereksinimi”... Ki bu da, yeni seyircinin istediği ve Amerikan filmlerinde bulduğu “şeyin” nasıl yakalanabileceğine ait bir tartışmanın argümanı. Böyle bir yazıyı, bir sonraki Antrakt’a bırakıp, bu bol alıntılı yazının son alıntısını yapayım:

“Genelde Türk filmi çok, sinema salonu yok diyebiliriz. Oysa ki ülkemizdeki sinema salonlarının kapanmaya başlaması son iki yıla özgü bir şey değil. On yıldır bu erozyon sürüyor. Demek ki ana neden yalnızca yerli filmlerin sinema salonu bulamamasından kaynaklanmıyor. Onun da ötesinde gerekli seyirciyi mevcut salonlara çekememesinden kaynaklanıyor. Yerli filmlerle gerekli seyirciyi toplayamayan sinema salonları çoğalsalar da yerli filmlerin seyirci karşısındaki ilgi ölçeği sanırım pek değişmeyecektir. Önce yerli filmleri seyirci çekebilecek bir düzeye getirmemiz gerekecek. Bence esas sorun burada. Yoksa sinema salonlarının azlığında değil.”

4 Ağustos 1989 tarihli Güneş’te yayınlanan “Film çok, seyirci yok...” başlıklı bu yazısından da görüldüğü gibi, bir zamanlar Burçak Evren de bizim gibi düşünüyormuş!..

Ağustos 1994

25 Şubat 2010 Perşembe

Hikaye cenneti ve sektör refleksi



Gündemi elinde tutamayan bir sektörün kendine güveni de zayıflar çünkü toplumda etki yaratamadığının bilincindedir. İşin kötüsü bu özgüven eksikliğini seyirci de fark eder. Çünkü hayattan kopuk bir sektörün ürettiği filmler, bir “eskilik” hissi verir, “daha evvelden görmüştük” duygusu yaşatır

tamerbaran@gmail.com

Birkaç yüz insan bir sokakta panik halinde koşmaktadır. Bazıları öfke virüsünün etkisi altındadır, diğerlerini ısırmaya, parçalamaya çalışırlar. Yakalananlar, sağ kalmayı başarırsa virüsü kapmaktadır, ki bu, birkaç dakika içinde insanlıktan çıkıp öfkeden başka duygusu olmayan yaşayan ölülere dönüşmeleri anlamına gelir. Henüz sağlam olanların, hastalardan kaçmaya çalışırken, çatılarda mevzilenmiş keskin nişancıların kurşunlarından da korunmaları gerekmektedir.

Bu sahne, “28 Weeks Later / 28 Hafta Sonra”nın en etkileyici sekansından alınma, ve refleksin önemine ilişkin belki de tüm sinema tarihinin en ilginç bölümlerinden biri...

Aynen “Mad Max” serisinin ikinci filmi “The Road Warrior / İntikam Savaşçısı”nın doruk sekansı gibi… Max çöl ortasındaki kale-rafineriden petrol tankeriyle çıkmış, aracı ele geçirmeye çalışan punkçı serserilerin motosikletleri, arabalarıyla çevrelenmiş halde tam gaz ilerlemektedir. Biri soldan kanca atarken, bir diğeri sağdan ok yağdırmakta, bir başkası arkadan araca tırmanmaktadır. Sağ kalabilmesi ve yanındaki çocuğu koruyabilmesi için Max’in reflekslerinin mükemmel işlemesi gerekir.

Refleksler, sadece insanlar değil, toplumlar ve sektörler için de önemlidir. Hatta bazen yaşamsal önem arz ederler.

Geçen ay kıyamet sonrası olgusu ve bununla ilgili filmlerle sinemamızın bugünü arasında paralellikler kurmuş ve tartışılmasında yarar bulunan bir soru sormuştuk: “Filmlerimizde eksik olan nedir ki, giderek daha çok sayıda insan ‘Bir daha asla Türk filmlerine para vermeyeceğini’ söylüyor?

O yazıda filmleri tartışmamış, genel olarak sektörümüzün yapısıyla ilgilenmiştik. Amacımız 1970’lerde televizyonun yaygınlaşmasıyla başlayan kıyametin, sinemamızı bugün hangi biçimlerde etkilemeye devam ettiğini irdelemekti.

Aynı bakış açısıyla konuyu incelemeyi sürdürelim.

Sektör refleksi
Son yıllarda yapılan filmlerimizin hayal kırıklığı yaratmasının nedenlerinden biri de sinema sektörümüzün reflekslerinin çok zayıf olması… TV yaygınlaştığından beri, yani neredeyse 35 yıldır devam eden kriz, sinemamızın reflekslerini hayli köreltti. Sektörün kıyametin etkilerini bir türlü aşamaması, istikrara kavuşamaması, endüstri haline gelememesi, reflekslerinin gelişmesini de engelliyor.

Öte yandan şu cümle de doğru: Reflekslerinin gelişememesi sinemamızın sorunlarını katmerleştiriyor çünkü seyirciyle ilişkisini olumsuz etkiliyor.

Salgının tek çözümü seyircidedir… Tabii ki filmler Kültür Bakanlığı veya fonlardan maddi destek alabilir, ama istikrara kavuşmamızı sağlayacak tek şey izleyici ile sağlam ve düzenli bir ilişki kurmaktır. Sektör refleksi ise, bu iletişim ağını belirleyen en önemli öğelerden biridir. Holivud’u tüm dünya perde ve ekranlarında egemen kılan faktörlerden biri de budur: ABD’de ve genel olarak dünyada yaşanmış ve halen yaşanmakta olan önemli gelişmeler, moda akımlar, olası tehlikeler, yerel veya küresel sorunlar filmlerde işlenir.

Örneğin internet yaygınlaşmaya başladıysa, bunu, Holivud filmlerinde de görürsünüz, seyirciyle kurulan dinamik iletişimin gereklerinden biri de budur: Hep yaptıklarına benzer bir romantik komedide, iki sevgilinin bu kez eposta aracılığıyla haberleştiğini göstermezlerse toplumun nabzını kaçırırlar, bu da filmlerin gücünü ve sonunda seyirciyi azaltır.

Seyircinin azalması sektörü zayıflatır, sektör zayıfladıkça refleksleri daha da körelir, sonuçta bir kısırdöngü oluşur.

O yüzdendir ki Holivud gelişmelere duyarlı kalır: İnternet yaygınlaşmaya başladığında hikayesi nete dayalı filmler de başlar: 1995’te Irvin Winkler’in çektiği “The Net” (1998’de filmden hareketle, aynı isimle TV dizisi de yapıldı), “.com for Murder” gibi gerilimler, “Ghost in the Machine” gibi korku filmleri, “Hackers” gibi maceralar, “E-Dreams” gibi belgeseller, “You’ve Got Mail / Mesajınız Var” gibi romantik komediler… Ve tabii ki ileri teknoloji aracılığıyla işlenen modern suç biçimlerine yer veren “Swordfish / Kod Adı Kılıçbalığı”, “Firewall” veya “Live Free or Die Hard / Zor Ölüm 4.0” gibi yapımlar…

Şimdi lütfen son 5 yılda çekilen 149 yerli filmi düşünün, kaçında internet gördünüz?

Üstelik bu soruyu, internetin sinema filmlerine girmesinin üzerinden 15 yıl geçtikten sonra soruyoruz.

Toplumun gerisinde
Örneğin 11 Eylül çapında bir olay yaşandığında, Holivud’un konuyla ilgili onlarca film üreteceğini biliriz. O sektörün refleksleri çok hızlıdır, hemen konuyla ilgili filmler yapmaya başlar, ve toplumun konuya ilgisi canlı kaldığı sürece devam ederler, 60 yıl sonra da 2. Dünya Savaşı ile ilgili filmler yaptıkları gibi…

2001’de 11 Eylül’le ilgili tam 13 film yapıldı, her yıl buna yenileri eklendi, “United 93 / Uçuş 93” veya “World Trade Center / Dünya Ticaret Merkezi” gibi olayı içinden anlatan, docudrama tarzı yapımlar, “Crash / Çarpışma” ve “Land Of Plenty / Bolluk Ülkesi” gibi hadisenin toplumsal psikolojiyi nasıl değiştirdiğini işleyen eserler ve tabii ki “Loose Change / 11 Eylül Büyük Şüphe” tarzı belgeseller kotarıldı, sonuçta konuyla uzaktan-yakından ilgisi olan 200 civarında film üretildi. Aynı gelişme Irak işgali konusunda da yaşandı.

11 Eylül gibi gelişmeler toplumda yaşandığı için, konuyla ilgili öğeleri perdede seyretmesi izleyiciye aşinalık duygusu verir, filmle iletişimini kolaylaştır, çoğunlukla eserin, herhangi bir filme kıyasla, daha gösterime girmeden popülerliğini artırır.

Bunu sağlayansa sektör refleksidir.

Ordumuz neredeyse 25 yıldır PKK ile savaşıyor; peki bununla ilgili kaç filmimiz var?.. Ülkemiz ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin göbeğinde yer alıyor; bununla ilgili bir film yapılmasını geçtik, herhangi bir filmimizde bir yan hikayeye veya bir sahneye rastladık mı?.. Oysa sadece ilk tezkerenin Meclis süreci bile örneğin “Thirteen Days / Yakın Tehlike” gibi bir filme konu olabilirdi…

Sabancı suikastini, 17 Ağustos depremini, Hrant Dink gibi aydınların öldürülmesini veya HSBC binasının bombalanmasını hiçbir yerli filmde gördünüz mü?..

Kasım 2004’te İstanbul’da yaşanan terör eylemleri, büyük ABD kentlerinden birinde yaşansa onlarca filme konu olurdu çünkü bir terör eyleminin filminin yapılıp yapılmaması küçümsenemeyecek kadar önemlidir… Sektörün refleksleriyle ilgilidir bu: İnternet aşklarıyla veya aktüel spor olaylarıyla ilgili filmler yapamayan bir sektör, toplumun nabzını yakalayamaz, hayatın gerisinde kalır. Bir başka deyişle, aşk filmleri yine çekilir ama sanki hepsi 1975’te geçiyor gibidir. Komedi filmlerinde duyduğunuz espriler, sokağın bugünkü dilini yansıtmaz.

Çünkü sektör hayattan ve toplumdan kopmuş, içine kapanmıştır… Bunun doğal bir sonucu olarak, kendini diğer sektörlerden izole eder. Örneğin bir yönetmen söyleşi verir, filmindeki araba patlaması sahnesinin sinemamızda ilk kez yapıldığını gururla söyler. Benzer patlama sahnelerini 25-30 yıldır izlediğimize ve bunları her akşam B sınıfı Holivud yapımı TV dizilerinde bile gördüğümüze göre, o yönetmenin bununla gurur duymasında bir sorun var demektir.

O sorun, hayattan kopmuş olmasıdır… Bu yüzdendir ki, filmi gösterime giren yönetmenlerin söyleşilerinde “sinemamızda ilk kez helikopter kamerası kullanılması” gibi ifadelere rastlıyoruz, toplumsal öğeler yerine teknikten söz ediyorlar.

Ne tuhaftır ki bu tür şeyleri seyircinin çok önemsediğini sanıyorlar…

Türkiye karmaşık toplum yapısı ve Doğu ile Batı arasında sıkışmışlığı dolayısıyla adeta bir hikaye cenneti… Sadece gazeteleri takip ederek onlarca film öyküsü yazılabilir.

Fakat bu, sağlam refleksler gerektirir.

1990’da İsveçli yönetmen Xavier Köller bir gazete haberinden hareketle “Reise Der Hoffnung / Umuda Yolculuk” isimli bir film çekti. Bir Türk ailesinin yasadışı yollarla İsviçre’ye göç etmesini anlatan eser Oskar kazandı ve bu gelişme, ülkemizde adeta hezeyana neden oldu. Oysa haber bizim insanımızla ilgili olmasına rağmen filmi Türk sineması yapamamış, maalesef onlarca benzeri gibi bu haberi de atlamıştı.

Gündemi elinde tutamayan bir sektörün kendine güveni de zayıflar çünkü toplumda etki yaratamadığının bilincindedir. İşin kötüsü bu özgüven eksikliğini seyirci de fark eder. Çünkü hayattan kopuk bir sektörün ürettiği filmler, bir “eskilik” hissi verir, “daha evvelden görmüştük” duygusu yaşatır. İnanması çok güç ama en yeni filmlerimizin çoğunun hikayesi, senaryo tarzı, rejisi 1960-70’lerin anlayışına uygun, sinemamızın reflekslerinin çok sağlam olduğu o dönem, bugünün sinemasını hala etkiliyor…

Kriz öncesi
Aydınlarımızın eleştirmeyi pek sevdikleri Yeşilçam döneminde (özellikle kıyamet öncesinde) Türk sinemasının refleksleri çok daha güçlüydü: Örneğin o yılların en önemli toplumsal olayı olan büyük kentlere göç, 1960’larda, sıcağı sıcağına sayısız filme konu oldu, sinemamız 70’lerde de konuyu yakından izlemeyi sürdürdü. Büyük kentlerde değişen yaşantıyı, örneğin gecekondulaşmayı sanatsal açıdan güçlü dramlarda da işlediler, Kemal Sunal yapımlarında da.

O yıllarda bir ses sanatçısı ünlendiğinde hemen film yapmaya başlardı, ünlü sporcuları perdede görmek olağandı. Bunlar yaşayan bir sektör için çok önemli unsurlardır.

Bir sektör, ünlenen bir şarkıcıyla rahatça film yapabiliyorsa, toplumun ruhunu yakalayan eserler çıkarması da kolaylaşır. O dönem sektörün hayatla bağlantısı sağlam olmasa, Metin Erksan “Suçlular Aramızda” ve “Gecelerin Ötesi”ni yapamazdı örneğin. Bir gazete haberinden hareketle “Kuyu”yu çekemezdi.

1980’lerde bile sinemamızın hayatla bağı bugünkünden daha sağlamdı. “Ses” ve “Sen Türkülerini Söyle” gibi 12 Eylül temalı filmlerin yanı sıra örneğin kadın sorunlarıyla ilgili eserler üretiliyordu. Feminizm ülkemizde ilk kez moda olmuştu ve bunun yansıması perdede de görüldü, Atıf Yılmaz’ın “Kadının Adı Yok”, “Adı Vasfiye”, “Aahh Belinda”, Şerif Gören’in “On Kadın” filmleri gibi…

Ne ilginçtir ki, son yıllarda toplumun nabzını TV dizileri yakalıyor. Mafyadan politikadaki kirlenmeye kadar her türden aktüel konuya küçük ekranda rastlıyoruz, “Çocuklar Duymasın” da toplumsal gündemle yakından ilgili, “Deliyürek” de… Yeniyetmeler arasında “Harry Potter” tarzı filmler çok moda olduğunda, TV sektörü buna her yıl “Selena” veya “Bez Bebek” gibi en az 4 TV dizisi yaparak karşılık veriyor, öte yandan bu alanda bir tane bile sinema filmi yapılmıyor. Toplumda Atatürk sevgisi ve bağımsızlık ülküsü yükselişe geçtiğinde, Kurtuluş Savaşı ile ilgili diziler ve “Gazi” gibi yapımlar çoğalıyor, fakat maalesef bunların perdedeki karşılıkları çok çok az. Aynı şey “Aşk-ı Memnu”dan “Yaprak Dökümü”ne edebiyat uyarlamaları için de geçerli.

Şu dönem Türk edebiyatı bir patlama yaşıyor, 2007’de tam 630 roman yayımlandı, üstelik bunların 267’si ilk romandı. Ayrıca bir yazarımız iki yıl önce Nobel kazandı. Peki son 5 yılda kaç roman veya öykü uyarlaması izledik?..

Ülkesinin edebiyatındaki patlamayı es geçen bir sinema sektörünün canlılığını sürdürdüğünü iddia edemeyiz.

Son Adam
Kıyamet sonrası filmlerinin de sektör refleksiyle ilişkisi var. Bu tür filmlerde insanlığın ve/veya uygarlığın sonunun, uzaylı istilası, dinsel metinlerde kastedilen anlamıyla Kıyamet, salgın hastalık, dünyaya göktaşı çarpması gibi doğal felaketler ve nükleer savaşa bağlandığını görüyoruz. Bu saydıklarım çok uzun yıllardan beri dünyanın (ve dolayısıyla sinemanın) gündeminde olan meseleler. Örneğin uygarlığın sonu temalı bir Danimarka filmi olan “Maailmanloppu”, 1916 tarihli (evet, bin dokuz yüz on altı!)... İlk uzaylı istilası filmi 1938’de yapılmış. Veya örneğin “I Am Legend / Ben Efsaneyim”e kaynaklık eden aynı isimli Richard Matheson romanının ilk uyarlaması olan “The Last Man on Earth” 1964 tarihli...

Fakat şimdi, Kıyamet’in 2012’de kopacağı inancının yaygınlaşması dolayısıyla, bu tarihe yaklaşıldıkça bu filmlerin sayısında ciddi bir artış gözlemleniyor. Nostradamus’un kehanetleri yüzünden 1999’da da benzer bir patlama yaşanmıştı ama şimdi dünyanın sonu, hiç olmadığı kadar popüler bir konu haline geldi, sadece Holivud’dan değil, Japonya, Çekoslavakya, Almanya gibi farklı ülkelerden de filmler çıkmış, çıkıyor. “Frankenstein”ın yazarı Mary Shelley’in 19. yüzyılın başlarında yayımladığı “The Last Man” isimli romanın, bunca yıl filmi yapılmamışken bu sene sinemaya aktarılmasının nedeni de bu... Konu o kadar gündemde ki, Burak Eldem’in “2012: Malduk’la Randevu” kitabı ülkemizde çok satanlar arasına giriyor. Sözün kısası bu konuyu sağır sultan bile duymuş…

…bir Türk sineması haberdar değil…

Sinemamızın kıyamet sonrası temalı bir bilim-kurgu filmi üretmesi kolay değil kuşkusuz, bunu ondan beklemek haksızlık sayılır, ama herhangi bir Türk film karakterinin dünyanın sonunun yaklaştığına inandığını (veya bu tezi saçma bulduğunu) söylediğini bile duymuyorsak orada bir sorun var demektir:

Tüm gişe başarılarına rağmen, sinema sektörümüzün refleksleri hala çok zayıftır…

Bu da sadece izleyicisiyle değil, hayatla da sağlıklı bir ilişkisi olmadığı anlamına gelir…

Sinema, Aralık 2008

4 Şubat 2010 Perşembe

Karındeşen Jack, Mavi Sakal’la buluşuyor

Filmdeki öteki katil de koleksiyoncu, buzdolabındaki ayaklar çok da önemli değil, o asıl, diğer seri katiller gibi, hoyrat elleriyle boğduğu son çığlıkları ve öldürme zevkini doyasıya yaşadığı anları, anıları biriktiriyor.
Nick Mavi Sakal’la özdeşleşiyor, Rudolph ise Karındeşen Jack’le...


İki üniversite öğrencisi kendi arkadaşlarından birini öldürür, kurbanın tanıdığı bir grup insanı (sevgilisi ve babası da dahil) evlerine davet eder, cesedin konduğu sandığın üzerine kurulmuş sofrada yemek yedirirler.

“İki katil” filmlerinin en güçlü örneklerinden biri olan 1948 tarihli Hitchcock klasiği “The Rope-Ölüm Kararı”nı anımsamamız kaçınılmaz, çünkü “Scream-Çığlık” filmlerinin ardından “Kızları Öp”te de iki katile yer verilmesi, hızla yaygınlaşacak bir eğilimin habercisi gibi görünüyor.

“Katil kim?” sorusuna odaklanan klasik polisiye eski gücünü çoktan yitirmiş durumda, türün içerdiği lezzeti sevenlerin oranı giderek azalıyor.

Öte yandan 80’lerin modası “gore” filmleri çoktan tükendi; çok sayıda insanı, teker teker öldüren “manyak”lar eskisi kadar ilgi çekici aslında, ama artık seyirci kan banyosu izletmekten başka hedefi yokmuş gibi görünen zeka seviyesi düşük filmlerden bıktı.

Öyleyse bu iki türü harmanlamak gerekiyor.

Kevin Williamson da bunu yaptı, “gore” filmleriyle büyümüş olmasının avantajını akıllıca değerlendirdi, pek çok buluş içeren “Çığlık” filmiyle korku sinemasını yenilemeye girişti. Temel yöntemi “slash”i “katil kim”e dönüştürmekti, eli bıçaklı katilin kimliğini polisiye trüklerden yararlanarak gizli tuttu ve finalde iki kişi olduklarını açıkladı.

Seyircinin bir katil olduğu düşüncesine saplanıp kalmasına yol açan alışkanlıklarından akıllıca yararlanan Williamson’ın bu sürprizi, polisiyenin de işine yarayabilir, fakat artık seyirci o kadar çok katil ve cinayet gördü ki, suç ortaklığı öğesi seri katillere uygulanmaz ve klasik polisiye trükleriyle harmanlanmazsa işe yaramazmış gibi görünüyor.

“Kızları Öp”te yapılmaya çalışılan da bu. Pek becerildiği söylenemez, çünkü filmin senaryosu ciddi hatalar barındırıyor, üstelik literatüre hakim olmayan bir kalemden çıktığı çok belli. Yine de içerdiği dramatik malzeme çeşitli yönleriyle hayli ilginç.

“Koleksiyoncu”
Filmdeki katillerin özelliklerini anımsayalım: İkisi de genç kızları hedef alıyor ve koleksiyon yapıyorlar. Cesetlerden kestiği ayakları biriktiren Dr. Rudolph bir gecelik aşkın peşinde koşuyormuş numarasıyla baştan çıkardığı kızları öldürüyor. Canlı kız koleksiyonu yapan Nick ise aşkına karşılık vermeyen kurbanlarını ölümle cezalandırıyor.

Biri için öldürme asıl amaç, öteki içinse asıl hedefe ulaşamadığında başvurulan son çare.

Nick üstün özellikleri olan kızları kaçırıyor, bir mahzene kapatıp kendisine aşık olmalarını bekliyor. Kazanova adını almış, kendisini dünyanın en büyük aşığıyla özdeşleştiriyor, kaçırdığı tüm o kızları kelimenin tam anlamıyla sevdiğini sanıyor, aşkına karşılık beklemeyi doğal buluyor.

Senaryo bu noktanın üzerinde pek durmasa da Nick filmin en trajik kişisi, o bir “aşk dilencisi” bile değil, aşkı zorbalıkla elde etmeye çalışıyor.

Aynen John Fowles’ın 1965’te William Wyler tarafından sinemaya aktarılan ünlü romanı “Koleksiyoncu”da olduğu gibi.

Fred’in “uzak prenses” kategorisinin en değerli üyesi, hep uzaktan sevdiği resim öğrencisi Miranda’yı kaçırması, ancak saplantılı bir beynin üretebileceği bir ana fikre yaslanan, temelde umutsuz bir girişimdir: “Sıradan bir şekilde onunla asla tanışamayacağımı düşündüm, ama benimle beraber olursa iyi yönlerimi görüp anlayabilecekti.”

Fowles bunun mümkün olamayacağı inancındadır, Pedro Almodovar ise tersini savunur. 1990 yapımı “Atame-Bağla Beni”de kaçırılan kadın erkeğin “iyi yönlerini” keşfeder, aşkına karşılık verir.

Metin Erksan’ın 1968’de çektiği ünlü “Kuyu” filminin defalarca kaçırılan kadın karakteri Fatma ise kim bilir kaçıncı kez evliliğe zorlandığında, olumsuz yanıt vermesinin yeni bir tecavüz anlamına geldiğini bildiği halde şöyle konuşur: “Ancak ölüm sana evet der.”

Fatma bu ölümcül oyunun temel kuralını anlamıştır: Ya aşk, ya ölüm.

Aslında kadınla erkeğin konumları gereği iki seçenek yoktur ortada, oyunu sahneleyen sapkın beyin var olduğunu sanmaktadır. O yüzden kuralı “Ya aşk, ya ölüm” biçiminde koyar ama her seferinde oyun ölüm sahnesiyle biter.

“Kuyu”da ölüm uzun süreli esaret, ruhsal baskı ve tecavüzün cezasıdır. “Koleksiyoncu”da ise, her türlü yolu denemelerine karşın iletişim kuramayan kızla erkeği çaresiz bırakan koşullar ölümü doğurur.

“Özel” olduğu için seçilmiş ve “sevilmeye layık görülmüş” kurban, erkeğin “iyi yönlerini” anlayamaz ya da değer vermezse, kaçmaya kalkışarak eski yaşamını, “ideal sevgili”yle mutluluğa yeğlediğini kanıtlarsa aşk yerini nefrete bırakır. Artık o, “yüce duyguları” anlayamayacağını kanıtlamış bayağı bir kadındır, özel olduğunu sanmanın bir hata olduğu anlaşılmıştır.

Buraya kadar Fred’le aynı mantığı izleyen Nick, daha sapkın bir beyne sahip olduğundan nefretinden kayıtsızlık değil ölüm yaratır, kurbanının idamına hükmeder. Cinayet aslında sıradan olmanın cezasıdır, umutsuz güven arayışının boşa çıkmasının acısı, her erkeğin reddedildiğinde yaşadığı çaresizlik ve düş bozumuyla birleşir, büyür, ürkütücü boyutlara varır.

İnfazı uyguladığı an Nick, Mavi Sakal’la özdeşleşir.

“Blue Beard”
Yedi eşinin mumyalanmış cesetlerini sakladığı odanın anahtarını kesin bir uyarıyla sekizinci karısına veren Mavi Sakal’ın adına ilk olarak Fransız yazar Perrault’nun “Peri Masalları” başlığıyla 1697’de yayımlanan kitabında rastlanıyor, yazar masalları derlediğine göre Blue Beard’ün kökeni çok daha eskilerde olmalı.

İnsanlığın ortak kültürel mirasının bir öğesi olarak yüzlerce yılı aşmasını sağlayan özellikleriyle Mavi Sakal, “Kızları Öp” romanının yazarı James Patterson’dan önce Claude Chabrol’dan Edward Dmytryk’e bir dizi yönetmeni etkilemiş, çoğu kendi adını taşıyan onlarca filme esin kaynağı olmuştu. Alfred Hitchcock 1943’te yaptığı “Shadow of a Doubt-Şüphenin Gölgesi”nde gerilimi, çok sevdiği dayısının aranan “şen dul katili”nin ta kendisi olduğunu keşfeden yeğenle onu öldürmeye çalışan dayı arasında kurmuş, dört yıl sonra Charles Chaplin “Monsieur Verdoux” ile hem kendisinin, hem de bu klasik öykünün en başarılı filmlerinden birini ortaya koymuştu.

Bob Rafelson’un 1986’da çektiği “The Black Widow-Kara Dul”da ise zengin kocalarının katili ile cinayetleri kanıtlamaya çalışırken “kara dul”un cazibesine kapılan Adalet Bakanlığı’nın kadın dedektifi arasındaki gerilimli ilişkiyi izlemiştik.

Cinsiyeti değiştirerek ele alındığında da Mavi Sakal aynı kışkırtıcı özelliklerini koruyor: Tarihin en eski seri katili ve koleksiyoncusu o, yüzlerce esere ilham vermesi doğal, yüzlerce kurbanın yüzüne onun gölgesi düşüyor.

“Karındeşen Jack”
“Kızları Öp”teki diğer katil de koleksiyoncu, buzdolabındaki ayaklar çok da önemli değil, o asıl, diğer seri katiller gibi, hoyrat elleriyle boğduğu son çığlıkları ve öldürme zevkini doyasıya yaşadığı anları, anıları biriktiriyor.

Nick Mavi Sakal’la özdeşleşiyor, Rudolph ise Karındeşen Jack’le.

Jack the Ripper, mitoloji ya da masal kahramanı değil; 1888’de Londra’da dehşet saçan gizemli katile bu isim takılmış, Jack “sokaktaki adam” anlamında kullanılıyor, “ripper” ise “kesici, yarıcı, dikiş sökmeye yarayan bıçak” demek (yaşam şakacı; aynı sözcük “çok hoşa giden şey” anlamına da geliyor). Bu isimlendirme çok anlamlı, çünkü Jack bir dizi fahişeyi “karınlarını deşerek” öldürmüş, üstelik asla yakalanmamış.

Bu özellikleri yüzünden onun da Mavi Sakal gibi onlarca filme ilham kaynağı olması kaçınılmaz.

Bu filmlerden en eskilerinden biri yine üstadın imzasını taşıyor. Klasik Hitchcock yapı ve öğelerini barındıran ilk filmi 1926 yapımı “The Lodger-Kiracı”da yönetmen Karındeşen Jack olduğundan şüphelenilen bir adamı konu alıyordu. “Kiracı”nın 1932, 1944 ve 1954’te yapılan üç versiyonunun ardından 1972’de yine Hitchcock aynı temaya el attı, “Frenzy”de hem seri katili, hem de masum olduğu halde suçlanan ikinci birini anlattı.

Christopher Lewis 1985 tarihli “The Ripper”da Jack the Ripper’ın yüzüğündeki “cin”in etkisi altına girdiği için bir dizi cinayet işleyen bir profesörün öyküsünü ele alırken üç yıl sonra Rowdy Herrington’ın çektiği “Jack’s Back”, adı üstünde, fahişe katilini 100 yıl sonraya ve Los Angeles’a taşıyor, aynı yıl David Wickles’ın yönettiği “Jack the Ripper”da Michael Caine, gerçek soruşturmayı yürüten Scotland Yard dedektifi Frederic Abberline’ı canlandırıyordu. Karındeşen Jack’in daha dolaylı etkisini taşıyan filmler ise o kadar çok ki saymak olanaksız. Örneğin “Halloween-Cadılar Bayramı”nın (John Carpenter, 1978) Michael Myers’i de “günahkâr” kızları öldürüyordu, 1960 tarihli Hitchcock klasiği “Psycho-Sapık”ın baş kişisi Norman Bates de.

David Fincher’ın şimdiden efsaneye dönüşen filmi “Se7en-Yedi”nin ürkütücü seri katili, 7 büyük günaha karşılık 7 cinayet tasarlarken şehvet günahını bir fahişenin simgelemesini uygun bulmuştu.

Norman Bates’de olduğu kadar, “Dressed to Kill” (Brian de Palma, 1980), “The Mean Season” (Phillip Borsos, 1985), “The January Man” (Pat O’Connor, 1989) ve “Silence of the Lambs-Kuzuların Sessizliği” (Jonathan Demme, 1992) filmlerindeki kadın katillerinde de Karındeşen Jack’in izi vardır, nedenleri ve yöntemleri farklı olsa bile.

Jack’i koyu bir nefret yönetir, yönteminden de bellidir bu. Karından alınan bıçak (ya da kurşun) yarasının en berbat ölüm şekillerinden biri olduğu biliniyor, üstelik uzun sürer son nefesin verilmesi, kurbanın yüzündeki dehşet ifadesi ve acıdan alınan keyif büyük olur.

Mavi Sakal’ın yöntemini belirleyense acıma ve pişmanlık duygularıdır, onun için de cinayet bir cezadır kuşkusuz ama nefretle işlenmez, eşlerinin boyunlarını tek darbeyle uçurur, çünkü yavaş gelen ölüm, boşa çıkan güvenin acısını da çoğaltır. Elini çabuk tutmasında gerçekten sevdiği bir kadını öldürmek zorunda kalmasının ve bir an evvel tam anlamıyla güvenebileceği yeni bir eş bulma zorunluluğunun da payı vardır belki.

Kendi şatosunun ıssız bir odasında cinayet işlemek Jack’e göre değildir, o ritüeli sever, kurbanlarına önce taş döşeli Londra sokaklarında yankılanan ayak seslerini duyurur, ürküntü, sisin yarattığı huzursuzluğa karışsın diye biraz bekler, bıçağını saplar, kurbanın ölüme kocaman açılmış gözlerinin önünde sislere karışıp gider.

Kuşkusuz bu son cümleler tümüyle kurmaca, ama Karındeşen Jack gerçekti, gazeteler tanıktı buna.

Başka zamanlarda, başka gazeteler Chicago’da iki gencin bir arkadaşlarını elbirliğiyle öldürdüğünü, İngiltere’de bir delikanlının sevdiği kızı kaçırıp üç ay esir tuttuğunu, Doğu Anadolu’da bir kızın, kendisini tam beş kez dağa kaldırıp defalarca tecavüz eden erkeği bir kuyuya gömdüğünü yazdılar.

İlk haber Patrick Hamilton’ın elinde bir oyun, Hitchcock’un yönetiminde film oldu, ikinciyi John Fowles, üçüncüyü Metin Erksan okudu.

Henri Landru, Albert DeSalvo, Richard Ramirez, Ted Bundy ve Henry Lee Lucas da yaşadılar, defalarca öldürdüler, cinayetleri, sözleri, mahkemeleriyle ünlendiler, gazetelere geçtiler, kitaplara, filmlere konu oldular.

Öldürerek ölümsüzlüğe ulaştılar.

Yaşam şakacı falan değil, kara mizah düşkünü.

Sinema, Sayı: 42, Haziran 1998

Kiss the Girls-Kızları Öp
Yönetmen:
Gary Fleder; Senaryo: David Klass (James Patterson'ın romanından); Yapımcılar: David Brown, Joe Wizan; Görüntü yönetmeni: Aaron Schneider; Müzik: Mark Isham; Kurgu: Armen Minasian, Harvey Rosenstock, William Steinkamp; Oyuncular: Morgan Freeman (Dr. Alex Cross), Ashley Judd (Dr. Kate McTiernan), Cary Elwes (Dedektif Nick Ruskin), Alex McArthur (Dedektif Davey Sikes), Tony Goldwyn (Dr. William Rudolph), Jay O. Sanders (FBI ajanı Kyle Craig), Bill Nunn (Dedektif John Sampson); 1997 ABD yapımı, 111 dakika; Gösterim tarihi: 24 Nisan 1998.

22 Ocak 2010 Cuma

Film kişileri

Her insanın sahip olduğu milyarlarla bile ölçülemeyecek kadar çok verinin tam bir kaydı, her bireyde mevcuttur. Ve tüm bu kayıtlar kişiyi an be an etkiler... Tüm bu bilgiler bize, her insanın muazzam bir büyüklük ve genişliğe sahip olduğunu ve herkesin benzersiz olduğunu anlatıyor

Karakter yaratmak, senaristliğin en önemli alanlarından biri. Öykünüze uygun, seyircinin ilgi ve sempatisini kazanabilecek karakterler yaratamıyorsanız başarılı senaryolar yazamazsınız. Çünkü seyirci öyküyü karakterler üzerinden izler… Öykü ve senaryodan, dolayısıyla da filmden aldığı zevk, karakterlerle kurduğu ilişkiyle doğru orantılıdır.

Karakterlerin önemine ilişkin değerli bir saptamayı Edward Dmytryk yapmış: “Herkes hikâyenin öneminden bahsediyor. Oysa karakterler daha önemlidir. İlginç iki karakter yaratın, onları karşılaştırın; hikâye çıkacaktır.” Kimi filmleri anımsadığımızda Dmytryk’in sözünün değeri anlaşılıyor. “Midnight Cowboy – Geceyarısı Kovboyu”, ayakta kalma çabası ve geleceğe dair düşlerini paylaşan iki ana karakterin ilişkisi üzerinde temellenir. Metin Erksan’ın “Kuyu”su ise “hayat”ın karşı karşıya getirdiği iki kişinin yaşadığı aşk ve nefret ilişkisinin öyküsüdür. Aynen Milos Forman’ın “Amadeus”u gibi… “The Good, The Bad & The Ugly” iyi, kötü ve çirkin olarak tanımlanan karakterlerin aralarındaki ilişkiden oluşan bir film olarak da okunabilir. “Kendini tanımak ve sevmek” temasını işleyen “Fight Club – Dövüş Kulübü”, Dr. Jekyll konumundaki Müfettiş (Edward Norton) ile altbeni Tyler (Mr. Hyde) arasındaki ilişki ve çatışmanın öyküsünü anlatır.

Bir düşünün: Tüm o iyi yaratılmış kötü adamlar olmasaydı bağrımıza bastığımız onlarca kahramanın değeri azalmaz mıydı? Örneğin Batman filmlerini ilginç kılan, kahramanlarımızın nitelikleri kadar Joker, Kedi Kız, Penguen gibi “kötü”lerin özellikleri değil midir?

Sanat tarihinde öyle karakterler vardır ki, belki de yaratıcılarından daha fazla ün kazanmışlardır: Don Kişot, Robinson Crusoe, Raskolnikov, Macbeth, Lolita gibi… Bu köşenin okurlarının ne kadarı Sherlock Holmes, James Bond ya da Süpermen’i yaratan yazarların adını biliyordur dersiniz?

Karakterlerinin özelliklerinin önemi büyük olduğu içindir ki Dostoyevski, Shakespeare gibi usta yazarlar bazı eserlerini başkişilerinin adlarıyla isimlendirir. Yani bizi hayata “Karamazov Kardeşler” ya da “Hamlet”in gözleriyle bakmaya davet ederler. Aynı yaklaşımla isimlendirilmiş kimi filmlerin elde ettikleri başarıda da ana karakterlerinin önemli pay sahibi olduğunu görürüz: “Citizen Kane – Yurttaş Kane”, “Psycho – Sapık”, “Alien – Yaratık”, “Stalker”, “Birdy”, “Dracula”, “E.T.” “Butch Cassidy and the Sundance Kid”, “Godfather – Baba” vs…

Birkaç yazı boyunca film kişileri hakkında konuşacak, “Karakter nasıl yaratılır?”, “Senaryoda ana kişiler nasıl tanıtılır?”, “Kişiler arasındaki ilişkiler nasıl düzenlenir?” gibi sorulara yanıt bulmaya çalışacağız. Ama öncelikle “karakter” tanımı üzerinde fikir birliğine varmamız gerekir.

Kişiliği, “bir insanı diğerlerinden farklı kılan özelliklerin tümü” biçiminde tanımlayabiliriz. Bu tanımlama, fiziksel özellikleri de içerir. Çünkü fiziksel özelliklerimiz psikolojimize etkide bulunur. Aslında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur: İçerik biçimi belirler, biçim içeriği etkiler. Yani insanın ruhsal yanı ile maddi tarafı (bedeni) birbirlerini karşılıklı etkiler ve değiştirirler. Burnunda çıkan bir sivilce, bir genç kızın gününü karartmaya yetebildiğine göre, kambur ya da şaşı olmanın bir insanın kişiliğini hiç etkilemeyeceğini savunmak gülünç olur. Dolayısıyla karakter dediğimizde sözcüğün en geniş anlamını kastediyoruz.

Freud sağ olsun, o ve öğrenci/takipçileri, insanın kişiliğinin anne karnında yaşanan kimi deneyimlerden bile etkilendiğini kanıtladılar. Annenin büyük korkularının bulunması ya da kaygılı bir hamilelik süreci, bebeğin kişiliğine etkide bulunuyor. Wilhelm Reich, klinik araştırmalar sonucu doğum sürecinin yarattığı etkileri belgeledi. Baş aşağı tutulup kıçına şaplak indirilmesinin, kişinin aldığı ilk psikolojik yaraya neden olduğunu kanıtladı. Bilim adamlarının bulgularına göre bebeğin, annesini koku değil sesiyle tanıdığı, kendi vücudunun sınırlarını anladığı, dikkatini odaklamayı ya da sesleri ayırmayı başardığı, emeklemeye, yürümeye ve konuşmaya başladığı, kendi cinselliğini keşfe koyulduğu süreç, yani 0-3 yaş arası, kişiliğinin oluşmasında neredeyse en büyük etkiyi yaratıyor.

Bu dönemin önemini anlayabilmek için gerçek bir olaydan yararlanalım: Reich’a, rahmi kesici bir aletle parçalanmış bir kadın hasta getirilir. Analiz süreci başlar. Doktor ilk keşifle sarsılır: Kadını, sanıldığı gibi kocası değil, bizzat kendisi yaralamıştır. Bunun nedeni ise makas kullanarak mastürbasyon yapmasıdır. Hastanın, evliliğinden hoşnut olmasına karşın kocasıyla cinsel tatmine ulaşamadığı ortaya çıkar ama mastürbasyon sırasında neden bu kadar alışılmadık bir araç kullandığı sorusu uzun süre yanıtsız kalır. Haftalar süren psikoanalizle hasta çocukluğunun ilk dönemine götürülür. 2-3 yaşındayken yani kendi cinselliğini keşfetmeye başladığı sıralarda, pek çoğumuz gibi, cinsel organına dokunduğu için cezalandırıldığı anlaşılır. Hasta çok çocuklu bir ailede yetişmiştir. Annesinin işi başından aşkındır; üstelik saatlerce dikiş dikmek zorundadır. Her yaramazlıkta işini bırakıp çocuklarını cezalandıracak zamanı olmadığı için uzaktan makas fırlatmak yöntemini geliştirmiştir. Böylece cinsel organına her dokunduğunda makasla cezalandırılan hastanın bilinçaltında cinsel zevk ve makas, bir anlam bütünlüğü oluşturmuştur.

Kişiliğinin yeni oluşmaya başladığı dönemde insan psişesi boş bir sayfa gibidir. Yaşanan her anla birlikte o sayfa harflerle dolmaya başlar. Yaşanan her an kişinin bilinçaltında bir karşılık yaratır ve bu hal, uyku ve koma gibi bilincin devre dışı olduğu zamanlarda da sürer. İnsanın gelişiminin durması mümkün değildir. Her nefes alışınızda sayfanıza yeni harfler eklenir. Çünkü zihniniz işlemeyi, bilinçaltınız çalışmayı sürdürür. Filmlerde izlediğiniz olaylar kendi yaşadıklarınızı anımsatır, gördüğünüz kişiler tanıdıklarınızı düşündürür, duyduğunuz sözcükler başka kelimeleri çağrıştırır. Çoğu insan beyninin muazzam işlem kapasitesinin ve çalışma biçiminin hiç farkında değildir ama o çalışmayı sürdürür. Bir bilgisayar gibi sürekli yeni veriler kaydeder, yeni kayıtları eskilerle birleştirir, analizler yapar ve bu analizin sonuçlarını da yeni veri olarak kayda alıp eski verilerle sentezler. Bilinçaltı çıkan sonuçları zihinsel faaliyet, ilham, hayal ve rüya gibi yollarla bilince iletir ve bilinçli zihnin bu mesajlara verdiği tepkileri de veri olarak kaydetmeyi sürdürür. Tüm bunlar olurken kişi, sadece ona özel bir gerçekliği yaşamaktadır. Aynı noktadan günbatımını izleyen 5 kişinin ruhlarına/beyinlerine tamamen aynı verilerin kaydolduğunu varsayalım. Eski veriler birbirine benzemediği için yeni kayıtların sonuçları da farklı olacaktır. Bir başka deyişle aynı deneyimi yaşamış bile olsalar kişiler aynı sonuçlara ulaşamazlar. Yani deneyimden farklı biçimlerde etkilenirler.

İnsanın her an gelişmeyi sürdürdüğünü düşündüğümüzde 4 yaşındaki bir çocuğun bilinçaltının sayfalarında bile inanılmaz çok sayıda kaydın bulunduğunu anlayabiliriz. Peki 62 yaşındaki bir bireyin kaydettiği verilerin toplamı?..

İşin ilginci, her insanın sahip olduğu milyarlarla bile ölçülemeyecek kadar çok verinin tam bir kaydı, her bireyde mevcuttur. Bir başka deyişle, yaşadığınız hiçbir şeyi unutmazsınız, bu mümkün değildir. Unuttuğunuzu sanırsınız; bir başka deyişle belleğinizde taşımazsınız. Fakat bu sadece az kullandığınız eşyaları el altında tutmamanıza benzer. Onları evinizde, üstelik gayet iyi bildiğiniz bir köşede saklarsınız ki gereksindiğiniz an çıkarıp kullanabilesiniz. Bu, şu demektir: Hatırlamadığınız şeylerin de kaydı vardır, sadece yakında değillerdir. Nitekim özellikle hipnoz kullanılarak yapılan binlerce deneyin sonucunda bilim adamları, her insanın yaşamının belli bir anında ne olduğunu tam bir kesinlikle bilebildiğini, daha da ilginci, yıllar evvel dinlediği Sanskritçe birkaç cümleyi de aynen yineleyebildiğini kanıtladılar.

22 Aralık 1989 günü, saat tam 11:02’de ilkokul öğretmeninizin söylediği cümleyi anımsıyor musunuz? Kime sesleniyordu? Ne hakkında konuşuyordu? Bağırmış mıydı? Üzerinde hangi giysiler vardı?.. Bu soruların yanıtlarını biliyorsunuz. Hatta psişenizdeki o ana dair kayıtlar arasında o an ne düşündüğünüz ve hissettiğiniz de bulunuyor. Hatta iki sıra ilerinizdeki kızın başını hafif yana çevirdiğini ve o gün havanın nasıl olduğunu da kaydetmiş durumdasınız.

Ve tüm bu kayıtlar sizi an be an etkiliyor. Ve tüm bu bilgiler bize, her insanın muazzam bir büyüklük ve genişliğe sahip olduğunu ve herkesin benzersiz olduğunu anlatıyor.

Ki bu, karakter yaratmaya girişirken aklımızda tutmamız gereken ilk önemli prensiptir.

Sinema, sayı: 75, Haziran 2001