Copyright © 2014 - Tamer Baran - Tüm Hakları Saklıdır.
Bu blogta yer alan yazılar (içerik), 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince eser sahibi olan Tamer Baran'a aittir. Söz konusu içerik eser sahibinin izni olmadan kopyalanamaz,yayınlanamaz...
Scott Frank etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Scott Frank etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2010 Perşembe

“Aşk ve Para”

Soderbergh asıl, tek bir film yaparken ilgili tarz ve yönetmenleri bir potada kaynatabilmiş olmasıyla inanılmaz bir başarıya ulaşıyor

“Aşk ve Para” Sam Peckinpah’ın ünlü filmi “The Getaway-Sonsuz Kaçış”ı anımsatıyor. Benzerlik yalnızca iki filmin jeneriklerinin de akıp giden bir planın son karesinin dondurulup üzerine yazı yazılması biçiminde kotarılmasında değil, Soderbergh’in elindeki öyküye, örneğin Foley ve Karen’in ilişkilerine ve hapishaneye yaklaşımı da ustanınkini anımsatıyor.

Büyüleyici bagaj sahnesinde Soderbergh diğer referanslarını da belli ediyor. “Bonnie ve Clyde” ve “Three Days of the Condor-Akbabanın Üç Günü”; yani Hollywood’da 1960 ve 70’lerde yapılan, yasadışı bireylerin hikayelerinin 40’lı ve 50’li yılların kara filmlerinin aksine, yargılamadan uzak bir yaklaşımla ele alındığı, romantik ve düzen karşıtı filmler… Bunlarda oynayan Robert Redford, Steve McQueen ve Paul Newman’ın oluşturdukları ekolün günümüzdeki biricik temsilcisi George Clooney’nin başrolde olması kuşkusuz raslantı değil.

İlginç olan Soderbergh’in elindeki senaryonun sunduğu fırsatı akıllıca değerlendirip bir tür senteze ulaşmış olması: “Aşk ve Para”, “Butch Cassidy and the Sundance Kid-Sonsuz Ölüm”ün naif, sempatik havasını taşıdığı kadar “Sonsuz Kaçış”ın ciddi yaklaşımını da barındırıyor. Filmin özellikle hapishanede geçen bölümleri bu sentezin güzel örneklerini içeriyor.

Soderbergh’in sentezini yaptığı bu iki ayrı yaklaşımın ortak reji anlayışını devam ettirmesi de önemli. Seyircinin epey macera sahnesi izleyeceğini umarak geldiği bir filmde, baş döndürücü kamera hareketleri ve karmaşık mizansenlerin bolca bulunduğu, genel planlarla ayrıntı planların yan yana horon teptiği, çoğunlukla doludizgin akıp giden 90’ların Hollywood işi maceralarına, rejiyi oluşturan ışık, objektif seçimi gibi diğer unsurlarla da ters düşmeyi yeğlemesi, bu cesur tavrını ilk kareden sonuncusuna bilinç ve kararlılıkla sürdürmesi, ilk filmi “Sex-Lies & Videotape-Seks Yalanları”ndan beri izlediğimiz Soderbergh ciddiyetine çok yakışıyor. Zaten bu ciddi yaklaşım öylesine belirgin ki, daha önce, her anı üzerinde bunca çalışılmış bir film izlememiş olduğunuzu sanıyorsunuz.

Yönetmenin bu tavrı romanın yazarı Elmore Leonard’ın dünyasına çok uygun bir yapı oluşturmasını da sağlıyor. “Get Shorty-Tut Şu Bücürü” filminden de biliyoruz ki Leonard, mizaha da uygun dozda yer veren, ilgi çekici karakterleri öykünün akışına ustalıkla yerleştirmeyi bilen, kendisini belirli bir türün klişelerine hapsetmeyen bir yazar. Doğrusu Tarantino’nun yaptığı “Jackie Brown” uyarlaması, yazarın bu özelliklerini sergilemekten aciz kalıyordu. Öykülerinin içerdiği sürprizler, mizahi yaklaşımı ve “sohbet” sahneleriyle tanınan Tarantino’nun ardından, daha önceki hiçbir filminde benzer motifleri kullanmamış Soderbergh’in çıkıp aynı yapıyı gerçek bir başarıyla kurması ayrıca takdire şayan.

“Tut Şu Bücürü” filmini de yazmış olan Scott Frank da çok ciddi yaklaşıyor hikayeye, aşk başladıktan sonra -çoğu izleyicinin bekleyebileceği gibi- aşk sahneleri uğruna filmdeki diğer dramatik unsurları geri plana atmıyor, zedelenmelerine izin vermiyor. Frank ve Soderbergh’in seyircinin beklentileriyle ilgili düşünceleri Playboy kısa filmlerine benzer bir erotik fanteziyi ciddi ciddi işleyip ardından düş olduğunu açıklamalarından zaten belli: Yeri geldiğinde nanik yapmaktan geri kalmıyorlar.

Tüm bunlar birleştiğinde ilginç bir film çıkıyor ortaya, Soderbergh’in başarısı katmerleniyor. Ama hâlâ bence en önemlisi projeye bakış açısı ve bunu anlatmakta referans yönetmenlerini açıkça kullanması. Örneğin filmin yapım sorumluları arasında Barry Sonnenfeld (“Addams Family” filmlerinin yönetmeni), yapımcıları arasında ise Danny DeVito (“Throw Moma from the Train-Annemi Trenden Nasıl Atarım”, “Hoffa”, “Mathilda” filmlerinin yönetmeni) bulunuyor (bu isimler “Tut Şu Bücürü”de de birlikteydiler).

Binlerce oyuncu varken Brian de Palma’nın eski karısı ve oyuncusu Nancy Allen’ı kullanıyor.

Her filmiyle önceki işlerinden farklı bir türe el atıp reji üslubunda belirgin farklılıklar göstermesi eğilimine uygun olarak dördüncü kez farklı bir reji tuttururken, arada kanun dışı bireylerle ilgili olağanüstü filmler yapmış olan Martin Scorsese ve Francis Ford Coppola’nın reji anlayışlarına göndermeler yapmayı da ihmal etmiyor.

“Jackie Brown”un ana karakterlerinden biri (Michael Keaton) filme, sanki öteki setten çıkıp gelmiş gibi giriyor. Ve finalde Samuel Jackson boy gösteriyor.

Evet, aslında Soderbergh, Tarantino’ya da saygı duruşunda bulunuyor. Örneğin “Reservoir Dogs-Rezervuar Köpekleri” ve “Pulp Fiction-Ucuz Roman”ın belirleyici özellikleri arasında yer alan film zamanıyla oynama yöntemini daha yaratıcı bir biçimde kullanmasının altında yatan duygu “bu işin nasıl yapılacağını göstermek” değil, referansın altını çizmek arzusu. Çünkü Tarantino -kendisini pek az takdir etsem de- “suç filmleri” diye anabileceğimiz o geniş türün, 4. protopipinin yaratıcısı…

Böylece çember tamamlanıyor, “Bonnie ve Clyde” modeli filmler, Peckinpah, Coppola ve Scorsese’nin ciddi yaklaşımı ve Tarantino tarzı. Soderbergh asıl, tek bir film yaparken ilgili tarz ve yönetmenleri bir potada kaynatabilmiş olmasıyla inanılmaz bir başarıya ulaşıyor.

Sinema, Sayı. 48, Ocak 1999

Out of Sight / Aşk ve Para
Yönetmen:
Steven Soderbergh; Senaryo: Scott Frank (Elmore Leonard’ın romanından); Yapımcılar: Danny DeVito, Michael Shamberg, Stacey Sher; Görüntü yönetmeni: Elliot Davis; Müzik: David Holmes; Kurgu: Anne V. Coates; Oyuncular: George Clooney (Jack Foley), Jennifer Lopez (Karen Sisco), Ving Rhames (Buddy), Don Cheadle (Snoopy), Dennis Farina (Marshall Sisco), Albert Brooks (Richard), Nancy Allen (Midge), Samuel L. Jackson (Hejira Henry), Michael Keaton (Ray Nicolet); 1998 ABD yapımı, 123 dakika; Dağıtımcı firma: UIP; Gösterim tarihi: 11 Aralık 1999

2 Ekim 2009 Cuma

"Dahiyim ama aynı zamanda bir çocuğum ben"

Filmden çıkarken, Mozart, Welles ve benzerlerini de düşünebilirsiniz; anne-babaların, sınavdan sınava sürükleyerek, acımasızca yarıştırarak, kendi yapamadıklarının acısını yükledikleri “test çocukları”nı da

Böyle bir çocuğunuz olsa ne yaparsınız? Okumayı henüz iki yaşındayken ve kendi kendine öğrenebilen Fred Tate, yedi yaşına geldiğinde matematik ve fizikte olağanüstü bir düzeye ulaşmıştır bile. Mükemmel piyano çalabilmesi, garson annesi için opera bestelemesi, şiir yazması “dahi çocuk” olduğunun kimi göstergeleridir yalnızca. Fred’in sınırları belirsiz düşünebilme, kavrama ve çözümleyebilme yetisi filmde şu sözlerle anlatılır: “Yapabildiği şeyler değil, neleri sezebildiği önemli.”

Oğlunun, yaşıtlarından fersah fersah ötede olduğunu anlayıp da gururlanmamak olası değildir annesi Dede için… Ülserli midesi, karabasanları, sokakta oynayamaması, okuldaki diğer çocuklar tarafından “salağın teki” denilerek aşağılandığı, annesi dahil kimseyle “normal” iletişim kuramadığı, kısacası dehşetli yalnızlığı dikkate alındığında ise Fred’in durumunun göründüğü kadar parlak olmadığı ortadadır.

Nasıl davranmalı böyle bir çocuğa? Annesi Dede gibi onu “farklı ama sonuçta çocuk” olarak görmek, özel eğitim görmesine karşı çıkmak Fred’i mutlu eder mi? Hamisi, eğitmeni Jane gibi, çocuk tarafını görmeyip, onu yalnızca “beyin” olarak sevmek ve önemsemek, tek “mantıklı” yol mudur? Bu yollardan ikisi de aynı yere varmaz mı, Fred’in yalnızlığını koyulaştırmaz mı?

İki Oscar’lı sevilen oyuncu Jodie Foster’ın yönetmen olarak da imzaladığı “Little Man Tate-Küçük Adam”, öncelikle bu soruları sorduğu için önemli bir yapıt.

İlk filminde Hollywood sınırlarına pek girmeyen tipte bir öykü anlatması ve filmindeki kadınca duyarlılık, içtenlik, sıcaklık Foster’a artı puan kazandıran özellikleri. Dahası da var: Film, Hollywood’un ulaştığı sinemasal düzeyden hiç de aşağı değil, “acemilik” kokmuyor. Üstelik Jodie Foster, Diane West ve özellikle Fred’i canlandıran Adam Hann-Byrd’ün oyunlarıyla da hepten başarılı (Küçük oyuncu Hann-Byrd’ün böylesine zor bir rolün altından bu kadar rahat kalkabilmesi şaşırtıcı. Bana sorarsanız Adam bu filmin asıl yıldızıdır). Yine de “Küçük Adam”ın üstünlüğü, Foster’ın altı yaşında Hukuk Fakültesi’ne girebilen dahi çocukların öykülerini anlatmakla kalmayıp önemli bir tartışmayı da film boyunca sürdürmesinden geliyor. Dede ve Jane kişilikleriyle simgelenen iki farklı tavır, Fred gibilerin öğrenimiyle ilgili iki seçeneği gösteriyor. Film boyunca bu iki karakteri, bu iki görüşü çarpıştırarak tartışmayı sürdüren Foster “Başka seçenek yok mu?” sorusu belirdiğinde, yanıtı Fred aracılığıyla veriyor: “Küçük Adam” Dede ve Jane’in yollarından bir senteze ulaşıyor; bilgiye de, sevgiye de gereksinimi olduğunu haykırıyor. Jane’in yazdığı “harika çocuk” rolünü oynamayı reddettiği, annesinin öldüğünü söylediği o TV programındaki davranışları, Fred’in isyan çığlığıdır bir bakıma: “Dahiyim, ama aynı zamanda bir çocuğum ben. Annemin sevgisi de, Jane’in saygısı da yetmez bana; sevgi ve saygıyı birlikte istiyorum.”

İki tavrı, “duygu” ve “mantık”ı uzlaştırırken, kendisi de olgunlaşır; annesini “lepton” sözüyle küçümsemekten, Jane’i önce Tanrılaştırıp sonra tümüyle yadsımaktan uzaklaşır; insanları oldukları gibi kabul etmeyi, sevmeyi öğrenir Fred.

İzleyiciyi düşünmeye çağıran bir yapıt “Küçük Adam”. Filmden çıkarken, Mozart, Welles ve benzerlerini de düşünebilirsiniz; anne-babaların, sınavdan sınava sürükleyerek, acımasızca yarıştırarak, kendi yapamadıklarının acısını yükledikleri “test çocukları”nı da… Bense, kendi doğrularımızı empoze etmeye çalıştığımız insanları, “anlamaya çalışmadan yargılama” çabalarımızın ulaştığı yüksek düzeyi düşündüm. Bana bu film yalnız Fred gibilere değil tüm çocuklara, tüm insanlara nasıl davranılması gerektiğini anımsattı.

“Okuldaki en önemli çocuk ben değilim. Ama bunu önemsemiyorum çünkü mutluyum,” diyebilen sekiz yaşındaki “yetişkin”den, zekasının yanı sıra olgunluğuyla da seçkinleşen Fred Tate’ten öğreneceğimiz çok şey var… Onu tanımaktan hoşnudum.

Eline sağlık Jodie Foster!…

Özgür Gündem, 4 Haziran 1992

Little Man Tate-Küçük Adam
Yönetmen: Jodie Foster; Senaryo: Scott Frank; Yapımcılar: Scott Rudin, Peggy Rajski; Görüntü yönetmeni: Mike Southon; Müzik: Mark Isham; Kurgu: Lynzee Klingman; Oyuncular: Jodie Foster (Dede), Adam Hann-Byrd (Fred), Dianne Wiest (Jane), Harry Connick Jr (Eddie), David Hyde Pierce (Garth), Debi Mazar (Gina); 1991 ABD yapımı; 99 dakika; Dağıtımcı firma: WB.; Gösterim tarihi: 29 Mayıs 1992