Copyright © 2014 - Tamer Baran - Tüm Hakları Saklıdır.
Bu blogta yer alan yazılar (içerik), 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince eser sahibi olan Tamer Baran'a aittir. Söz konusu içerik eser sahibinin izni olmadan kopyalanamaz,yayınlanamaz...
Nora Ephron etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nora Ephron etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2010 Cuma

Julie & Julia & Nora

Filmi en çok bu nedenle önemsiyorum: Holivud'un genelde yaptığı gibi mutluluk için aşkı adres göstermiyor, aksine kahramanlarının, temelinde aşk olan, mutlu evlilikleri olmasına rağmen huzura kavuşamadıklarını vurguluyor, bunun ancak kişinin potansiyelini hayata geçirmesiyle mümkün olabileceğini söylüyor

Bu filmin DVD’si eşiniz, sevgiliniz için çok uygun bir armağan olabilir beyler, benden söylemesi…

Hele de kendisi, yaşantısından bir miktar bunalmış, yaptıklarıyla yetinmeyen, bir çıkış yolu arayan biriyse, bu filmden çok şey öğrenebilir, ilham alabilir, motive olabilir.

Çünkü bu filmi yapan kişi de bir çıkış yolu arıyordu, ne anlattığını gayet iyi biliyor…

Nora Ephron gazetecilikten gelme, kadın dergilerinde köşe yazıyor, sektöre senarist olarak giriyor, kendi romanından uyarladığı “Heartburn / Kalp Ağrısı”, “Silkwood” gibi birkaç senaryonun ardından beğenilen romantik komedi “When Harry Met Sally / Harry Sally İle Tanışınca”yı kaleme alıyor. O filmin başarısı Ephron’a yönetmenlik yolunu açıyor, “This is My Life”ın ardından, henüz ikinci filmi “Sleepless in Seattle / Sevginin Bağladıkları” ile romantik komedi kategorisine modern bir başyapıt ekliyor.

Fakat devamını getiremiyor: Fantastik komedi “Michael” beğenilmiyor, Hanks/Ryan ikilisini tekrar buluşturan “You’ve Got Mail / Mesajınız Var” romantik komedi hayranlarınca bile sönük bulunuyor, efsane TV dizisi “Bewitched / Tatlı Cadı”yı sinemaya uyarlaması işe yaramıyor. Bu çabalarla 15 yıl geçerken, Ephron bir cenderede kalıyor: Geniş yığınların (daha önemlisi Holivud’un) gözünde o, “sağlam romantik komediler yapan” bir kişi, hem ondan bu bekleniyor, hem de başka türde iş yapamayacağı düşünülüyor, bu türün dışındaki eserleri de maalesef bu iddia sahiplerini haklı çıkarıyor. Oysa artık neredeyse 70’inde, “Aşkın köşe başında olduğunu” anlatan filmlerden daha fazlasını yapma potansiyeli ve arzusu olması doğal. Son sekiz yılda sadece iki film çekmesinden de belli ki o da bir çıkış yolu arıyor, taze bir soluk, yeni bir başlangıç, ikinci bir şans…

Aradığını da buluyor, ortaya bu filmi çıkarıyor.

Sözün özü “Julie & Julia”, doğru bildiği yolda inatla ilerleyen, her şeye rağmen içinden yükselen sesi dinleyen ve sonuçta mutlu ve başarılı olan iki değil, üç kadının hikayesi…

Kesişen hayatlar
Popülist sinemanın sıradan bir neferi değildir Ephron, öncelikle çok iyi bir senaristtir. Hem “Harry”, hem “Seattle”, türü yenilemiş işlerdir, ikisinin de öyküleri ilginç, öyküleme teknikleri ustacadır.

Aynı ustalık “Julie & Julia”da da var.

Öncelikle iki hayatı, yaşamları birazcık keşisen iki kadının, mutluluğu yakalamalarının öyküsünü paralel anlatması çok akıllıca. 1940-50’li yıllarda, eşinin işi dolayısıyla Fransa’da yaşamakta olan Julia Child, Fransız mutfağıyla tanışıyor, aşçı olmaya karar veriyor, ve sonunda Amerikalıların damak zevkini değiştiren bir kitap yazıyor. 2000’li yıllarda ABD’de yaşayan Julie ise, 30’una varmasına rağmen bir küçük memur olmaktan fazlasını yapamadığı için kendini eleştiren, yemek pişirmeyi seven ve Julia’ya hayran bir genç kadın. Bir arkadaşına gıcık olduğu için blog açmaya karar veriyor, onu en çok bu ilgilendirdiği için Child’ın tariflerine göre yemek yapıp sonucunu netten paylaşmaya başlıyor, sonunda yazar oluyor.

İkisi de güçlü, kararlı, inatçı kişilikler... Kendini beğenmiş tipler değiller, yola çıkarken büyük hedefler koymuyor, tersine o hedeflere ulaşabilecekleri söylendiğinde gülüp geçiyor, ünlü bir TV aşçısı veya yazar olabileceklerini akıllarından bile geçirmiyorlar.

Bu başarıları adeta hayat getiriyor onlara.

“Julie & Julia” sıradan bir başarı filmi değil, bu iki kadının üne kavuşmaları önemsiz, daha önemli olan mutluluğu yakalamaları, kendi yollarını çizip inatla ilerlemeleri.

Filmi en çok bu nedenle önemsiyorum: Pek çok Holivud filminin yaptığı gibi mutluluk için aşkı adres göstermiyor Ephron, aksine kahramanlarının, temelinde aşk olan, mutlu evlilikleri olmasına rağmen huzura kavuşamadıklarını vurguluyor, bunun ancak içsel sesin dinlenmesi ve kişinin potansiyelini hayata geçirmesiyle mümkün olabileceğini söylüyor.

Ve cümlelerini “mutfağın içinden” kuruyor, yemek pişirmek gibi çoğu insanın küçümseyebileceği bir eylemi baş tacı ediyor. Beste veya resim yapmak için gereken türden çok özel bir yeteneği yoksa bile kişinin, her gün yüz milyonlarca insanın yaptığı bir işten ötesi elinden gelmiyorsa bile, eğer bu onu mutlu ediyorsa, yemek yaparak da kendi yolunu çizebileceğini anlatıyor.

Ve bu filmi Holivud’da yapıyor, başarı ve gücü bu kadar abartan bir kültürde yetişmiş olmasına rağmen bu cümleleri kurabiliyor.

Ve satır aralarına ABD tarihinden notlar düşüyor: 2. Dünya Savaşı (McCarthy dönemi) ve 11 Eylül sonrası korku/paranoya/delilik ortamı yaşanırken bu iki kadının insanın en temel gereksinimlerinden birine tutunmaları, çok anlamlı.

“Doubt / Şüphe”de de birlikte oynayan Streep ve Adams, iyi bilinen oyunculuk yeteneklerinin zirvesindeler yine. Bu çalışmasıyla 16. kez Oskara aday gösterilen Streep’e özellikle dikkat çekmek isterim, gerçek Julia Child’ın görüntülerinden yararlanarak rolüne hazırlandığı çok belli, neredeyse her sahnesinde insanın ağzı açık kalıyor.

4 kez Oskara aday olup bir defa kazanmış kostüm tasarımcısı Ann Roth, iki kez Oskara aday gösterilmiş görüntü yönetmeni Goldblatt gibi isimlerden oluşan ekipten ve tabii ki –başta Tucci olmak üzere- yan rollerdeki oyunculardan üstün performanslar çıkaran Ephron, sağlam bir “dönüş” filmi yapmış, umarım başyapıtlarından bir kısmını 70 yaşından sonra veren Clint Eastwood’unki kadar uzun ve verimli bir kariyeri olur.

Mart 2010

Senaryo ve yönetim: Nora Ephron (Julie Powell ‘ın "Julie & Julia", Julia Child ve Alex Prud'homme’un "My Life in France" isimli kitaplarından); Yapımcılar: Nora Ephron, Laurence Mark, Amy Robinson, Eric Steel; Görüntü yönetmeni: Stephen Goldblatt; Müzik: Alexandre Desplat; Kurgu: Richard Marks; Oyuncular: Meryl Streep (Julia Child), Amy Adams (Julie Powell), Stanley Tucci (Paul Child), Chris Messina (Eric Powell), Linda Emond (Simone Beck), Helen Carey (Louisette Bertholle), Mary Lynn Rajskub(Sarah), Jane Lynch (Dorothy McWilliams); 2009 ABD yapımı, 123 dakika

25 Şubat 2010 Perşembe

Hikaye cenneti ve sektör refleksi



Gündemi elinde tutamayan bir sektörün kendine güveni de zayıflar çünkü toplumda etki yaratamadığının bilincindedir. İşin kötüsü bu özgüven eksikliğini seyirci de fark eder. Çünkü hayattan kopuk bir sektörün ürettiği filmler, bir “eskilik” hissi verir, “daha evvelden görmüştük” duygusu yaşatır

tamerbaran@gmail.com

Birkaç yüz insan bir sokakta panik halinde koşmaktadır. Bazıları öfke virüsünün etkisi altındadır, diğerlerini ısırmaya, parçalamaya çalışırlar. Yakalananlar, sağ kalmayı başarırsa virüsü kapmaktadır, ki bu, birkaç dakika içinde insanlıktan çıkıp öfkeden başka duygusu olmayan yaşayan ölülere dönüşmeleri anlamına gelir. Henüz sağlam olanların, hastalardan kaçmaya çalışırken, çatılarda mevzilenmiş keskin nişancıların kurşunlarından da korunmaları gerekmektedir.

Bu sahne, “28 Weeks Later / 28 Hafta Sonra”nın en etkileyici sekansından alınma, ve refleksin önemine ilişkin belki de tüm sinema tarihinin en ilginç bölümlerinden biri...

Aynen “Mad Max” serisinin ikinci filmi “The Road Warrior / İntikam Savaşçısı”nın doruk sekansı gibi… Max çöl ortasındaki kale-rafineriden petrol tankeriyle çıkmış, aracı ele geçirmeye çalışan punkçı serserilerin motosikletleri, arabalarıyla çevrelenmiş halde tam gaz ilerlemektedir. Biri soldan kanca atarken, bir diğeri sağdan ok yağdırmakta, bir başkası arkadan araca tırmanmaktadır. Sağ kalabilmesi ve yanındaki çocuğu koruyabilmesi için Max’in reflekslerinin mükemmel işlemesi gerekir.

Refleksler, sadece insanlar değil, toplumlar ve sektörler için de önemlidir. Hatta bazen yaşamsal önem arz ederler.

Geçen ay kıyamet sonrası olgusu ve bununla ilgili filmlerle sinemamızın bugünü arasında paralellikler kurmuş ve tartışılmasında yarar bulunan bir soru sormuştuk: “Filmlerimizde eksik olan nedir ki, giderek daha çok sayıda insan ‘Bir daha asla Türk filmlerine para vermeyeceğini’ söylüyor?

O yazıda filmleri tartışmamış, genel olarak sektörümüzün yapısıyla ilgilenmiştik. Amacımız 1970’lerde televizyonun yaygınlaşmasıyla başlayan kıyametin, sinemamızı bugün hangi biçimlerde etkilemeye devam ettiğini irdelemekti.

Aynı bakış açısıyla konuyu incelemeyi sürdürelim.

Sektör refleksi
Son yıllarda yapılan filmlerimizin hayal kırıklığı yaratmasının nedenlerinden biri de sinema sektörümüzün reflekslerinin çok zayıf olması… TV yaygınlaştığından beri, yani neredeyse 35 yıldır devam eden kriz, sinemamızın reflekslerini hayli köreltti. Sektörün kıyametin etkilerini bir türlü aşamaması, istikrara kavuşamaması, endüstri haline gelememesi, reflekslerinin gelişmesini de engelliyor.

Öte yandan şu cümle de doğru: Reflekslerinin gelişememesi sinemamızın sorunlarını katmerleştiriyor çünkü seyirciyle ilişkisini olumsuz etkiliyor.

Salgının tek çözümü seyircidedir… Tabii ki filmler Kültür Bakanlığı veya fonlardan maddi destek alabilir, ama istikrara kavuşmamızı sağlayacak tek şey izleyici ile sağlam ve düzenli bir ilişki kurmaktır. Sektör refleksi ise, bu iletişim ağını belirleyen en önemli öğelerden biridir. Holivud’u tüm dünya perde ve ekranlarında egemen kılan faktörlerden biri de budur: ABD’de ve genel olarak dünyada yaşanmış ve halen yaşanmakta olan önemli gelişmeler, moda akımlar, olası tehlikeler, yerel veya küresel sorunlar filmlerde işlenir.

Örneğin internet yaygınlaşmaya başladıysa, bunu, Holivud filmlerinde de görürsünüz, seyirciyle kurulan dinamik iletişimin gereklerinden biri de budur: Hep yaptıklarına benzer bir romantik komedide, iki sevgilinin bu kez eposta aracılığıyla haberleştiğini göstermezlerse toplumun nabzını kaçırırlar, bu da filmlerin gücünü ve sonunda seyirciyi azaltır.

Seyircinin azalması sektörü zayıflatır, sektör zayıfladıkça refleksleri daha da körelir, sonuçta bir kısırdöngü oluşur.

O yüzdendir ki Holivud gelişmelere duyarlı kalır: İnternet yaygınlaşmaya başladığında hikayesi nete dayalı filmler de başlar: 1995’te Irvin Winkler’in çektiği “The Net” (1998’de filmden hareketle, aynı isimle TV dizisi de yapıldı), “.com for Murder” gibi gerilimler, “Ghost in the Machine” gibi korku filmleri, “Hackers” gibi maceralar, “E-Dreams” gibi belgeseller, “You’ve Got Mail / Mesajınız Var” gibi romantik komediler… Ve tabii ki ileri teknoloji aracılığıyla işlenen modern suç biçimlerine yer veren “Swordfish / Kod Adı Kılıçbalığı”, “Firewall” veya “Live Free or Die Hard / Zor Ölüm 4.0” gibi yapımlar…

Şimdi lütfen son 5 yılda çekilen 149 yerli filmi düşünün, kaçında internet gördünüz?

Üstelik bu soruyu, internetin sinema filmlerine girmesinin üzerinden 15 yıl geçtikten sonra soruyoruz.

Toplumun gerisinde
Örneğin 11 Eylül çapında bir olay yaşandığında, Holivud’un konuyla ilgili onlarca film üreteceğini biliriz. O sektörün refleksleri çok hızlıdır, hemen konuyla ilgili filmler yapmaya başlar, ve toplumun konuya ilgisi canlı kaldığı sürece devam ederler, 60 yıl sonra da 2. Dünya Savaşı ile ilgili filmler yaptıkları gibi…

2001’de 11 Eylül’le ilgili tam 13 film yapıldı, her yıl buna yenileri eklendi, “United 93 / Uçuş 93” veya “World Trade Center / Dünya Ticaret Merkezi” gibi olayı içinden anlatan, docudrama tarzı yapımlar, “Crash / Çarpışma” ve “Land Of Plenty / Bolluk Ülkesi” gibi hadisenin toplumsal psikolojiyi nasıl değiştirdiğini işleyen eserler ve tabii ki “Loose Change / 11 Eylül Büyük Şüphe” tarzı belgeseller kotarıldı, sonuçta konuyla uzaktan-yakından ilgisi olan 200 civarında film üretildi. Aynı gelişme Irak işgali konusunda da yaşandı.

11 Eylül gibi gelişmeler toplumda yaşandığı için, konuyla ilgili öğeleri perdede seyretmesi izleyiciye aşinalık duygusu verir, filmle iletişimini kolaylaştır, çoğunlukla eserin, herhangi bir filme kıyasla, daha gösterime girmeden popülerliğini artırır.

Bunu sağlayansa sektör refleksidir.

Ordumuz neredeyse 25 yıldır PKK ile savaşıyor; peki bununla ilgili kaç filmimiz var?.. Ülkemiz ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin göbeğinde yer alıyor; bununla ilgili bir film yapılmasını geçtik, herhangi bir filmimizde bir yan hikayeye veya bir sahneye rastladık mı?.. Oysa sadece ilk tezkerenin Meclis süreci bile örneğin “Thirteen Days / Yakın Tehlike” gibi bir filme konu olabilirdi…

Sabancı suikastini, 17 Ağustos depremini, Hrant Dink gibi aydınların öldürülmesini veya HSBC binasının bombalanmasını hiçbir yerli filmde gördünüz mü?..

Kasım 2004’te İstanbul’da yaşanan terör eylemleri, büyük ABD kentlerinden birinde yaşansa onlarca filme konu olurdu çünkü bir terör eyleminin filminin yapılıp yapılmaması küçümsenemeyecek kadar önemlidir… Sektörün refleksleriyle ilgilidir bu: İnternet aşklarıyla veya aktüel spor olaylarıyla ilgili filmler yapamayan bir sektör, toplumun nabzını yakalayamaz, hayatın gerisinde kalır. Bir başka deyişle, aşk filmleri yine çekilir ama sanki hepsi 1975’te geçiyor gibidir. Komedi filmlerinde duyduğunuz espriler, sokağın bugünkü dilini yansıtmaz.

Çünkü sektör hayattan ve toplumdan kopmuş, içine kapanmıştır… Bunun doğal bir sonucu olarak, kendini diğer sektörlerden izole eder. Örneğin bir yönetmen söyleşi verir, filmindeki araba patlaması sahnesinin sinemamızda ilk kez yapıldığını gururla söyler. Benzer patlama sahnelerini 25-30 yıldır izlediğimize ve bunları her akşam B sınıfı Holivud yapımı TV dizilerinde bile gördüğümüze göre, o yönetmenin bununla gurur duymasında bir sorun var demektir.

O sorun, hayattan kopmuş olmasıdır… Bu yüzdendir ki, filmi gösterime giren yönetmenlerin söyleşilerinde “sinemamızda ilk kez helikopter kamerası kullanılması” gibi ifadelere rastlıyoruz, toplumsal öğeler yerine teknikten söz ediyorlar.

Ne tuhaftır ki bu tür şeyleri seyircinin çok önemsediğini sanıyorlar…

Türkiye karmaşık toplum yapısı ve Doğu ile Batı arasında sıkışmışlığı dolayısıyla adeta bir hikaye cenneti… Sadece gazeteleri takip ederek onlarca film öyküsü yazılabilir.

Fakat bu, sağlam refleksler gerektirir.

1990’da İsveçli yönetmen Xavier Köller bir gazete haberinden hareketle “Reise Der Hoffnung / Umuda Yolculuk” isimli bir film çekti. Bir Türk ailesinin yasadışı yollarla İsviçre’ye göç etmesini anlatan eser Oskar kazandı ve bu gelişme, ülkemizde adeta hezeyana neden oldu. Oysa haber bizim insanımızla ilgili olmasına rağmen filmi Türk sineması yapamamış, maalesef onlarca benzeri gibi bu haberi de atlamıştı.

Gündemi elinde tutamayan bir sektörün kendine güveni de zayıflar çünkü toplumda etki yaratamadığının bilincindedir. İşin kötüsü bu özgüven eksikliğini seyirci de fark eder. Çünkü hayattan kopuk bir sektörün ürettiği filmler, bir “eskilik” hissi verir, “daha evvelden görmüştük” duygusu yaşatır. İnanması çok güç ama en yeni filmlerimizin çoğunun hikayesi, senaryo tarzı, rejisi 1960-70’lerin anlayışına uygun, sinemamızın reflekslerinin çok sağlam olduğu o dönem, bugünün sinemasını hala etkiliyor…

Kriz öncesi
Aydınlarımızın eleştirmeyi pek sevdikleri Yeşilçam döneminde (özellikle kıyamet öncesinde) Türk sinemasının refleksleri çok daha güçlüydü: Örneğin o yılların en önemli toplumsal olayı olan büyük kentlere göç, 1960’larda, sıcağı sıcağına sayısız filme konu oldu, sinemamız 70’lerde de konuyu yakından izlemeyi sürdürdü. Büyük kentlerde değişen yaşantıyı, örneğin gecekondulaşmayı sanatsal açıdan güçlü dramlarda da işlediler, Kemal Sunal yapımlarında da.

O yıllarda bir ses sanatçısı ünlendiğinde hemen film yapmaya başlardı, ünlü sporcuları perdede görmek olağandı. Bunlar yaşayan bir sektör için çok önemli unsurlardır.

Bir sektör, ünlenen bir şarkıcıyla rahatça film yapabiliyorsa, toplumun ruhunu yakalayan eserler çıkarması da kolaylaşır. O dönem sektörün hayatla bağlantısı sağlam olmasa, Metin Erksan “Suçlular Aramızda” ve “Gecelerin Ötesi”ni yapamazdı örneğin. Bir gazete haberinden hareketle “Kuyu”yu çekemezdi.

1980’lerde bile sinemamızın hayatla bağı bugünkünden daha sağlamdı. “Ses” ve “Sen Türkülerini Söyle” gibi 12 Eylül temalı filmlerin yanı sıra örneğin kadın sorunlarıyla ilgili eserler üretiliyordu. Feminizm ülkemizde ilk kez moda olmuştu ve bunun yansıması perdede de görüldü, Atıf Yılmaz’ın “Kadının Adı Yok”, “Adı Vasfiye”, “Aahh Belinda”, Şerif Gören’in “On Kadın” filmleri gibi…

Ne ilginçtir ki, son yıllarda toplumun nabzını TV dizileri yakalıyor. Mafyadan politikadaki kirlenmeye kadar her türden aktüel konuya küçük ekranda rastlıyoruz, “Çocuklar Duymasın” da toplumsal gündemle yakından ilgili, “Deliyürek” de… Yeniyetmeler arasında “Harry Potter” tarzı filmler çok moda olduğunda, TV sektörü buna her yıl “Selena” veya “Bez Bebek” gibi en az 4 TV dizisi yaparak karşılık veriyor, öte yandan bu alanda bir tane bile sinema filmi yapılmıyor. Toplumda Atatürk sevgisi ve bağımsızlık ülküsü yükselişe geçtiğinde, Kurtuluş Savaşı ile ilgili diziler ve “Gazi” gibi yapımlar çoğalıyor, fakat maalesef bunların perdedeki karşılıkları çok çok az. Aynı şey “Aşk-ı Memnu”dan “Yaprak Dökümü”ne edebiyat uyarlamaları için de geçerli.

Şu dönem Türk edebiyatı bir patlama yaşıyor, 2007’de tam 630 roman yayımlandı, üstelik bunların 267’si ilk romandı. Ayrıca bir yazarımız iki yıl önce Nobel kazandı. Peki son 5 yılda kaç roman veya öykü uyarlaması izledik?..

Ülkesinin edebiyatındaki patlamayı es geçen bir sinema sektörünün canlılığını sürdürdüğünü iddia edemeyiz.

Son Adam
Kıyamet sonrası filmlerinin de sektör refleksiyle ilişkisi var. Bu tür filmlerde insanlığın ve/veya uygarlığın sonunun, uzaylı istilası, dinsel metinlerde kastedilen anlamıyla Kıyamet, salgın hastalık, dünyaya göktaşı çarpması gibi doğal felaketler ve nükleer savaşa bağlandığını görüyoruz. Bu saydıklarım çok uzun yıllardan beri dünyanın (ve dolayısıyla sinemanın) gündeminde olan meseleler. Örneğin uygarlığın sonu temalı bir Danimarka filmi olan “Maailmanloppu”, 1916 tarihli (evet, bin dokuz yüz on altı!)... İlk uzaylı istilası filmi 1938’de yapılmış. Veya örneğin “I Am Legend / Ben Efsaneyim”e kaynaklık eden aynı isimli Richard Matheson romanının ilk uyarlaması olan “The Last Man on Earth” 1964 tarihli...

Fakat şimdi, Kıyamet’in 2012’de kopacağı inancının yaygınlaşması dolayısıyla, bu tarihe yaklaşıldıkça bu filmlerin sayısında ciddi bir artış gözlemleniyor. Nostradamus’un kehanetleri yüzünden 1999’da da benzer bir patlama yaşanmıştı ama şimdi dünyanın sonu, hiç olmadığı kadar popüler bir konu haline geldi, sadece Holivud’dan değil, Japonya, Çekoslavakya, Almanya gibi farklı ülkelerden de filmler çıkmış, çıkıyor. “Frankenstein”ın yazarı Mary Shelley’in 19. yüzyılın başlarında yayımladığı “The Last Man” isimli romanın, bunca yıl filmi yapılmamışken bu sene sinemaya aktarılmasının nedeni de bu... Konu o kadar gündemde ki, Burak Eldem’in “2012: Malduk’la Randevu” kitabı ülkemizde çok satanlar arasına giriyor. Sözün kısası bu konuyu sağır sultan bile duymuş…

…bir Türk sineması haberdar değil…

Sinemamızın kıyamet sonrası temalı bir bilim-kurgu filmi üretmesi kolay değil kuşkusuz, bunu ondan beklemek haksızlık sayılır, ama herhangi bir Türk film karakterinin dünyanın sonunun yaklaştığına inandığını (veya bu tezi saçma bulduğunu) söylediğini bile duymuyorsak orada bir sorun var demektir:

Tüm gişe başarılarına rağmen, sinema sektörümüzün refleksleri hala çok zayıftır…

Bu da sadece izleyicisiyle değil, hayatla da sağlıklı bir ilişkisi olmadığı anlamına gelir…

Sinema, Aralık 2008