Copyright © 2014 - Tamer Baran - Tüm Hakları Saklıdır.
Bu blogta yer alan yazılar (içerik), 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince eser sahibi olan Tamer Baran'a aittir. Söz konusu içerik eser sahibinin izni olmadan kopyalanamaz,yayınlanamaz...
Akira Kurosawa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akira Kurosawa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Büyük düşünür, usta yönetmen



Erksan sinemamızın en önemli “auteur” yönetmenidir. Bu sıfat üç önemli özelliğini imler: (tutku, mülkiyet gibi) belli temaları irdelemeyi sürdürmüş; filmlerinde felsefi, toplumsal ve/veya psikolojik açıdan çok değerli analizler yapmış ve özellikle başyapıtlarında düşünsel içeriği, kayda değer bir görsel biçimle sunmayı becermiştir


Tamer Baran

Metin Erksan’ın anısına
(1 Ocak 1929 – 4 Ağustos 2012)

“Her büyük yönetmenden geriye 1, bilemedin 2 filmi kalır; Kurosawa’nın 10’dan fazla başyapıtı var” diyen Francis Ford Coppola, yakından tanısa eminim Metin Erksan’a da çok şaşırırdı.

23 yaşında yönetmenliğe başlayan Erksan, 30 yılda 35 sinema filmi, 2 belgesel, 5 TV filmi ve bir TV dizisi çekti. Sinema otoriteleri bu filmlerin 7’sini başyapıt kabul ediyorlar (Üstelik filmlerinin yarısından fazlası ticari nedenlerle kabul ettiği, dönemin eğilimlerinin dışına taşmayan, vasat işlerdir, Zeki Müren veya Emel Sayın’lı melodramlar gibi). Daha da ilginç olan bu 7 filmin özgün özellikleridir. Ya çığır açan, bir ekol başlatan veya takipçileri olmasa da tekil örnekler olarak önemini hala koruyan bu eserler Yeşilçam’ı kökten değiştirmiştir.

Erksan sinemamızın en önemli “auteur” yönetmenidir. Bu sıfat üç önemli özelliğini imler: (tutku, mülkiyet gibi) belli temaları irdelemeyi sürdürmüş; filmlerinde felsefi, toplumsal ve/veya psikolojik açıdan çok değerli analizler yapmış ve özellikle başyapıtlarında düşünsel içeriği, kayda değer bir görsel biçimle sunmayı becermiştir.

Oyuncularından aldığı performanslardan mizansen anlayışına, çok usta bir yönetmendir Erksan, filmleri (özellikle siyah beyaz olanlar) şaşırtıcı bir estetik seviyededir. Fakat onu özellikle ve öncelikle düşünsel yönüyle anmak gerekir.

Ülkesinin yapısını ve sorunlarını müthiş özümsemiş, bu tespitlerden hareketle yapılması gereken sinemayı tarif edebilmiş ve gerek toplumsal, gerekse sinema sanatına dair düşüncelerini farklı filmsel yapılar içinde uygulayabilmiş biridir. Örneğin “Susuz Yaz” ve “Yılanların Öcü”, ev, su hakkı gibi mülkiyet sorunlarından kaynaklanan çatışmaları işleyen gerçekçi köy filmleridir. Kırsal kesimde geçen “Kuyu” ise yine mülkiyet izleği (bu kez: kadın) üzerine kurulmuş bir psikolojik gerilimdir.

“Gecelerin Ötesi” ve “Suçlular Aramızda” modern kent filmleridir; yoksulluk, suç, sömürü gibi sosyal meseleleri işler ve çok erken bir dönemde büyük kentlerde göçle birlikte yaşanan dev dönüşümden kaynaklanan sancılara dikkat çekerler. Ayrıca Erksan çağdaş macera ve gerilim trüklerini bu iki filmde ustaca uygulamıştır). Yeşilçam kalıplarını yerle bir eden aşk filmi “Acı Hayat” da toplumcu gerçekçi yapıdadır. Şu payla ki, yönetmenin dediği gibi: “Sorunu değil, sorunun içindeki insanı” anlatan eserlerdir bunlar.
 
"Sevmek Zamanı"ndan ilginç bir kare.
Tanımadığı bir kızın fotoğrafına aşık olan bir gence odaklanan “Sevmek Zamanı” ise hem muhteşem atmosferi, hem de sadece sorunlara dikkat çekmeyip bir yaşama biçimi önermesiyle de andığım diğer filmlerden ayrılır. Batı kökenli modern kent hayatının iyice yerleşmeye başladığı bir dönemde Erksan, Doğu değerlerine dikkat çekmiş ve önemli bir uyarı yapmıştır.  

Bu 7 eserin 1960-1968 yılları arasında çekilmiş olması, Erksan’ın öncü kimliğini vurgular: Örneğin kadın haklarına ilişkin önemli bir söylem geliştiren “Kuyu” çekildiğinde, bırakın Yeşilçam’ı, herhalde toplumun yüzde biri bile feminizm kelimesini bilmiyordu.

Artık bu ve benzeri kavramlar çok daha yaygın biliniyor, ama Erksan’ın altını çizdiği meseleler ne yazık ki hala önemini koruyor. Fakat kendisinin hala sinemamızın en önemli yönetmenlerinden biri olarak kabul görmesi, sadece eserlerinin içeriğiyle ilgili değildir, filmleri sanatsal açıdan o kadar güçlüdür ki, tüm bu toplumsal sorunlar çözümlendiğinde, mesela 100 yıl sonra da onun adı yaşıyor olacak…

Meraklısına:
Maalesef çok az Erksan filminin DVD’si yayımlandı. Bu önemli sinemacı hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyenlere sadece iki kitap önerebiliyorum: “Metin Erksan Sineması” (Birsen Altıner) ve “Metin Erksan Sinemasını Okumayı Denemek” (Kurtuluş Kayalı).

Açık Gazete, 11 Ağustos 2012



23 Nisan 2011 Cumartesi

Hep yanımızdalar


Yazacağınız senaryodan hareketle çekilecek filmde melekler nasıl görünecek?

Bu konuda bir öneriniz var mı?

Olmalı mı? Bir başka deyişle, “nasıl görünecekleri” senaristin sorumluluk alanına mı girer?

Bu soruları yanıtlamak için de temel başvuru noktanız “bir cümle” olacak.

“Bir cümle” inşaata başlamadan önce çizilen mimari tasarımdır; yani nasıl bir bina yapmak istediğimize ilişkin bir tarif. Hikayeyi üzerinde yürüteceğiniz ana eksen…

Meleklerle ilgili çok az film bildiğimizden kolaylık olsun diye aşk filmlerinden örnek vereyim: “Love Story / Aşk Hikayesi” ile “Gone with the Wind / Rüzgar Gibi Geçti” arasında dağlar kadar fark var. Çağdaş klasik seviyesine erişmiş Holivud romantik komedileri “Sleepless in Seattle / Sevginin Bağladıkları” ile “Pretty Woman / Özel Bir Kadın” arasında da… “Nuits Blanches / Beyaz Geceler” de aşk hikayesidir, “Son Kuşlar” da, “Before Sunrise / Gün Doğmadan” da; ama -öncelikle senaryoları açısından- birbirlerine o kadar az benzerler ki.

Demek ki bir senaristin “Aşk filmi yazacağım” diye yola çıkması yetersiz bir başlangıç olur; “bir cümle”niz daha geniş bir tarif yapmalı.

Düşünsel yoğunluk
“Beyaz Geceler” çok somut, gerçekçi bir filmdir, sosyolojik ve psikolojik gözlemlerle yoğrulmuştur, ana karakterlerinin yaşadıkları ev ve pansiyonun yoksulluğunu da çizer birkaç fırça darbesiyle. Ona kıyasla örneğin “Özel Bir Kadın” bir masaldır, hem de her şeyiyle.

Çok önemli bir fark daha var aralarında: “Beyaz Geceler” Dostoyevski’nin bilgece ama zarif yaklaşımıyla insanoğlunun aşka duyduğu umutsuz gereksinimin nedenlerini kurcalar. Yani felsefe yapar.

Tam bu noktada, bir konu üzerinde anlaşmamızın zamanı geldi: Başyapıt kabul edilen filmler çok da derindirler. Hangi hikayeyi anlatırlarsa anlatsınlar ele aldıkları konuya felsefi bir yaklaşımları vardır ve bu, hayli yüksek bir seviyededir. Bir başka deyişle büyük yönetmenler olarak anılan Welles, Bergman, Antonioni, Kurosawa, Tarkovski, Kubrick gibi ustalar, sadece yönetmenlik sanatına adamakıllı hakim oldukları için bu mertebeye erişmiş değillerdir.

Örneğin, çeşitli soruşturmalarda “sinema tarihinin en iyi filmi” seçilen “Citizen Kane-Yurttaş Kane”in ilginç özelliklerinden biri de çeşitli analiz yaklaşımlarına olumlu karşılık vermesidir, yani filmi, feminist, materyalist, psikanalist veya varoluşçu sanat kuramlarına göre incelediğinizde, hepsinden de sonuç alırsınız. Amiyane tabirle söylersek öylesine “dolu” bir filmdir, hemen her sahneden, diyalogdan, plandan, değişik yaklaşımlarla birbirinden farklı ama çoğu bir öteki kadar değerli onlarca sonuç çıkarırsınız.

Tam da bu yüzden “Senaryomda melekleri anlatacağım” gibisinden bir “bir cümle” olmaz. Bu cümle sizi fazla ileri götürmez. Ayrıca, yazının başında sorduğumuz (ve benzeri) her türden soruyu “bir cümle” aracılığıyla yanıtlayacağınıza göre ana cümlenizin sağlam bir referans noktası oluşturması gerekir.

Genişletelim: “Meleklerin insanlara yardım etmelerini anlatacağım”.

İlkine kıyasla biraz daha ileri bir adım attınız ama hala yeterli değil, felsefi açıdan eksik. “Yardım ediyorlar da ne oluyor?” sorusunun yanıtı yok.

Şu nokta da çok önemli: Bu ikinci “bir cümle”, bir durumu sergileyeceğinizi söylüyor, oysa başyapıtları incelerseniz gözlemlemekle yetinmediklerini, tespitler yaptıklarını, sorular sorduklarını ve çoğunlukla -kendilerince- yanıtlar verdiklerini görürsünüz.

Hakikaten başarılı bir melek filmi yazmak istiyorsanız, sizin insanları/insanlığı nasıl gördüğünüzü ortaya koymak durumundasınız. Bunu yapamazsanız sadece bir hikaye anlatmış olursunuz.

Binlerce aşk filminin yaptığı gibi.

Öte yanda aşk hikayesi anlatmakla kalmayıp seyircisine aşkla ilgili bir şeyler de öğreten, düşündüren, ruhlarını başka bir düzeyde de etkileyen filmler vardır, başyapıt dediklerimiz.

İnsanları düşündürmenin gerekli olup olmadığını sorgulamanıza gerek yok, seyircinin ne düşündüğü değil, ne derece etkilendiği önemli. Söyleneni anlamayabilirler, ama etkilenirler. Zihinlerinde bir karşılık oluşmayabilir ama ruhları alt üst olur. Önemli olan da bu.

Felsefeye, bu alt üst oluşları elde etmek için gereksiniminiz var.

Felsefe otomatikman oluşan anlam katmanlarını çoğaltır, yani filmi derinleştirir. Çeşitli katmanları anlayabilen seyirci hissettiklerinin yanı sıra düşündüklerinden de etkilenir. Ayrıca filmin katmanları çok sayıda ise aynı seyirciye değişik zamanlarda farklı biçimlerde seslenme imkanı doğar.

Anlam katmanları
Katmanlarla ilgili örneğimiz “Baba”nın açılış sahnesinden: Bir adam Don Vito Corleone’den yardım istemektedir. En sıradan seyirci bile konuşulanları anlar, baş karakterin gücünü, karizmasını görür, etkilenir. Biraz daha ehil bir seyirci her ikisinin de, ama özellikle Don Corleone’nin psikolojisini anlar, temel karakter özelliklerini görür, bunlardan da etkilenir. Çok daha az sayıdaki seyirci, hatta film eleştirmenlerinin bile pek az bir kısmı, ricada bulunan adamın “Amerika’ya inanıyorum” cümlesiyle başlayan (ki bu filmin ilk repliğidir) tiradının anlamını çözer, neden filme konduğunu anlar. O adam çağdaş toplumun yasalarına ve kurumlarına hep güvenmiş bir İtalyan kökenli Amerikalıdır, hayal kırıklığına uğramıştır ve kendine benzeyen insanların ülkelerinden ABD’ye taşıdıkları mafya kurumuna başvurmaktadır. Böylece o sahne filmin, herhangi bir mafya hikayesi anlatmayacağını, mafyanın, çağdaş kurum ve yasaların bıraktıkları boşluktan doğmuş ve besleniyor oluşuyla daha ilk sahneden ilgilendiğini, yani mafyayı ve dolayısıyla ABD’yi tarif edeceğini belirtir. Ve bu tarif (filmin adından belli) insan merkezli, yani psikolojik derinliği üst seviyede olacaktır. İlk sahnede gördüklerinin anlamına tam olarak vakıf olabilen bir seyirci, filmin geri kalanında oluşturulmuş anlam katmanlarını da (en azından çoğunu) anlayacaktır.

Başta sorduğumuz sorulara dönersek… Meleklerin ayırt edici biçimde görünmeleri, film onları insanlarla yan yana gösterecekse gerekli. Örneğin “Berlin Üzerinde Gökyüzü”nün (açılışta ana karakterlerinden birini genel planda gösterirken sırtında kanatların belirip yok olması dışında) film boyunca kullandığı ayırt edici özellik, meleklerin benzer giyimli ve kısa at kuyruğu saçlı olmalarıdır. Böylece bir caddeyi, bir kütüphaneyi gördüğümüzde perdedeki kişilerin hangilerinin melek, hangilerinin insan olduğunu bir bakışta anlarız.

İnsanlarla melekleri yan yana göstermek ise hayatı tarif etmek açısından çok önemli bir bakış açısına yaslanıyor. Bu yazılarda örnek olarak kullandığım filmlerden sadece “Berlin Üzerinde Gökyüzü” meleklerle ilgili “her yerdeler, hep yanımızdalar” türünden bir cümleyi aktarır izleyicisine.

Sizin “bir cümle”niz böyle bir vurgu yapacak mı?

Film+, sayı: 6, Eylül 2005

23 Ağustos 2010 Pazartesi

"Rüyalar gerçek olsa"

“Inception”ı felsefi açıdan, ana teması insanın bilinemezliği olan “Citizen Kane / Yurttaş Kane” ve gerçeğin bilinemezliği olan “Rashomon”un yanına koyabiliriz, ama psikolojik ve sinemasal açıdan da onlarla aynı seviyede olduğunu kabul edemeyiz

Sanat eserini sanatçıdan bağımsız ele alamayacağımıza, üstelik “Inception / Başlangıç” Nolan’ın 1998’den bu yana kotardığı ilk tümüyle özgün proje olduğuna göre, filmin eksi ve artılarını yönetmenin kişiliğinden hareketle saptayabiliriz:

Nolan ilk filmi, sonradan "Cinema16: British Short Films" (2003) derlemesine alınan –3 dakikalık- “Doodlebug”dan beri “gerçekliğin(in) tutsağı olan bireylerin” öyküsünü anlatıyor. Bu onun ana teması, buna adeta takıntılı. Ayrıca çok yetenekli, olağanüstü bir zekası var ve kendini zorlamaktan korkmuyor; ana temasını sinema tarihinde örnekleri nadir görülmüş boyutlara taşıyabiliyor: kendi gerçekliğini anlayabilmek ve/veya değiştirebilmek için kendini tanımanın önemi, kendine ait bir gerçeklik oluşturmak, bir yanılsama içinde yaşamak, bilinçli olarak yanılsama yaratmak (sihirbazlık ve sinema), gerçekliği sanat eserine dönüştürmek (yani tekrar yaratmak), gerçekliğin bir parçası olan belleğin yitirilmesi, bir yanılsama kaynağı olarak bellek, bir yanılsama alanı olarak aşk, gerçekliği değiştiren özelliğiyle suçluluk kompleksi ve vicdan azabı, gerçekliği kasten değiştirmenin bedeli, gerçekliği zorlayan koşullar, halüsinasyon ve düşler, gerçekliği –gerçeküstücü denilebilecek bir yaklaşımla- değiştiren insanlar… Daha da uzatabileceğimiz bu liste, toplam 8 filmi olan bir yönetmenden söz ettiğimizi düşünürseniz çok şaşırtıcı ve takdire şayan…

Nolan’ın bir başka kayda değer özelliği ise bir hikaye anlatmakla yetin(e)memesi, seyirciyi, öyküye kendi yorumunu getirmek, adeta yeniden yaratmak için zorlaması. Bu amaçla boşluklar bırakıyor filmlerinde, sadece “açık uç” denen “belirsiz final”lerden söz etmiyorum, filmlerinin hikayelerini “gerçek olay” gibi ele almasını kastediyorum. Gerçekte yaşanmış bir olayın tüm boyutları, olayın kahramanı tarafından bile aydınlatılamaz, belirsiz noktalar mutlaka kalır (tam bir açıklama için kişinin kendisini ve olaya karışan/katkısı olan herkesi çok iyi tanıması ve insanlar açısından hayatın anlamının ne olduğunu bulmuş olması gerekir). Oysa –genelde- sinemacılar, gerçek kişi ve olayları konu aldıklarında bile seyirciye “tam bir gerçeklik” sunmaya özen gösterirler; istisnalar bir yana bırakılırsa filmler, ortalama seyircinin değilse bile, film analizi yapanların çözümleyebileceğinden daha karmaşık değildir. Nolan tam tersi bir yol izliyor, ne kadar popülist ve/veya popüler olursa olsun onun filmleri –bilinçli olarak yaratılmış- belirsizliklerle dolu. Zamanında "Memento / Akıl Defteri"nin uzun uzun tartışılmış olması gibi, şimdi de "Başlangıç"ın finali veya "gerçek" diye sunulan bazı sekansların rüya olup olmadığı tartışılıyor. Üstelik biliyoruz ki yine tam bir netliğe ulaşamayacağız, filme ilişkin geliştirilmiş yorumlardan birini seçmekten öteye gidemeyeceğiz ("Akıl Defteri" ile ilgili bir söyleşide Nolan "Bence izleyicilerin çoğu belirsizliği kabullenmek yerine Teddy'nin anlattıklarının doğru olduğunu düşünmeyi yeğleyecekler" demişti).

Ayrıca uyum yeteneği de çok şaşırtıcı. Bir insan olarak kendi gerçekliğini çözümlemeyi epeyce başarmış olmalı ki, kişiselliğe hiç de prim veremeyen bir sektörde kişiliğiyle doğrudan ilgili projeler yaparak hızla yükseldi. Aslında temel arzusu –gerçekliğin çok önemli bir parçası olan- rüyaları incelemek, bulgularını ve sorularını insanlıkla paylaşmak olmasına rağmen “Başlangıç”ı bir “soygun filmi” olarak tasarlamış (bunu kendisi de söylüyor). Zaten kendi hayalini, Holivud yapımcılarının hayali haline getiremezse rüyaları temel alan bir büyük bütçeli film yapamazdı (Küçük bütçeli bir filmde de rüyaları gerçekte oldukları kadar çarpıcı bir görsellikle işleyemezdi).

Bu temel özelliklere sahip bir yönetmenin sonunda bu filmi yapması çok doğal, öte yandan aynı özellikler yüzünden “Başlangıç” çok şaşırtıcı bir film.

Rüyalar görsel yapıları itibariyle de çok büyüleyici, (özellikle bir sinemacı için), hem de olanca gelişmeye rağmen gizemini koruyor (en azından Batı uygarlığı için). Konuyla ilgili en yeni bilimsel literatürü gözden geçirince, rüyanın falanca aşamasında beynin filan bölgesinin iş yoğunluğunu artırdığını ve benzeri şeyleri tespit ettiklerini görüyorsunuz; ama en temel soru hala yanıtsız, “neden rüya gördüğümüz” hakkında sadece bilimsel önermeler var.

Bu belirsizlik ve kendi düşlerini inceleyerek rüyalar hakkında edindiği bilgilerin Nolan'ı çok etkilediği belli. Ve tabii ki işin bir de “yeni bir evren/gerçeklik yaratmak” kısmı var ki bu da –çoğu sinemacı için olduğu gibi- Nolan için de çok önemli (Rüyalarla filmler arasındaki ilişkinin hep ilgisini çektiğini Sinema'da yayımlanan söyleşisinde söylüyor). Her film yeni bir gerçeklik kurar, daha önce hiç görülmemiş bir evren kurmanıza ise bilimkurgu türü imkan sağlar. Rüya temalı bir bilimkurgu filmi ise benzersiz birkaç evren birden oluşturmanıza imkan verir. Zekasını ve yeteneklerini sonuna kadar zorlamayı seven Nolan’ın, bu imkanı hayata geçirmek için yıllarca uğraşması şaşırtıcı değil (Kendisinin yalancısıyım; tutku ve saplantı temalarını neredeyse her filminde işleyen o).

Rüyalar gerçek olabilir mi?

Tüm bunlar sayesinde filmin hangi açılardan önemli olduğu belirginleşiyor:

1-Rüyalarla ilgili en temel bilgileri, sadece psikoloji ve psikiyatri alanından değil, henüz bu bilim dallarının kanıtlayıp kabul etmediği ama örneğin Tasavvuf ve Şamanizm’de de geçen bilgileri de içermesi (Örneğin bir insanın rüyasına onun tanıdığı biri kılığında girerek rüyayı, dolayısıyla rüya gören kişiyi etkilemek, ona bilgi aktarmak)...

2-Kendi gerçekliğinde tutsak olmuş bir ana kahramanın öyküsü aracılığıyla seyirciye çok güçlü bir ayna tutması (Bu temanın spiritüel açılımı çok uzun bir konu, ama en azından şunu söyleyeyim: Filmdeki bir rüyada Ariadne’in karşılıklı aynalar oluşturması Cobb’un kişisel trajedisini iyi kavramış olmasıyla ilgiliydi. Cobb’un görüntüsünü sonsuz sayıda çoğaltmadan, yani ona asıl gerçekliğini anımsatmadan onu içine sıkıştığı hapishane-labirentten çıkaramazdı. Nolan da filmleri aracılığıyla seyirciye gerçekte kim olduğunu gösteren bir ayna tutuyor).

3-“Gerçek nedir” ve “rüyalar gerçek midir” sorularını geniş yığınların gündemine sokması.

4-Seyircinin gerçeklik algısını sarsması… Özellikle “kentin kendi üstüne katlanması” ve “sıfır yerçekimi” bölümleri, sadece sinema değil, insanlık tarihi için de çok önemli. Ayrıca filmin ana karakterlerinden biri rüyayı gerçek sanarak yaşarken, bir diğeri “gerçek” hayatın da rüya olduğunu iddia ediyor.

Bunlar yeni tezler değil kuşkusuz, özellikle Uzakdoğu kültürü ve İslam yüzlerce yıldır bu bilgiye aşina (Bir hadis-i şerifi hatırlatayım: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar”).

Yeni ve bu yüzden önemli olan, bilginin geniş yığınlara, çok güçlü bir görsellikle aktarılması, ki bu asla küçümsenmemesi gereken bir şey (Filmin manasına yoğunlaşmaya çalışmak bile uzun bir yazıya kapı açtı, ama bari “rüya içinde rüya içinde rüya” buluşunun ve üç rüyanın paralel işlendiği bölümlerin de seyirci üzerindeki etkisinin çok önemli olduğunu ekleyeyim).

Öte yandan Nolan, yüksek zekasına bu kadar paye vermesinin bedelini her filminde olduğu gibi bunda da ödüyor: Yapıyı sonuna kadar zorlaması, hikayesinin ve ana karakterlerinin gerçeklikleriyle kendi bağının çok azalmasına neden oluyor; akla gereğinden fazla önem atfetmesi, seyircinin perdede gördüklerinden daha fazla büyülenmesi, ama karakterlerin "gerçekliğini" yeterince hissedememesi sonucunu doğuruyor, bunlar da filmin etkisini azaltıyor (seyirci kitlesini oluşturan bireylerin iç dünyasındaki yankılarını kastediyorum). Elmayla armutu kıyaslamak gibi olacak ama, “Başlangıç”ı ne kadar takdir edersem edeyim, tüm o 148 dakikadan örneğin “Dreams”in “Tünel” bölümünden etkilendiğim kadar etkilenmediğimin de farkındayım. Bunun bir nedeni de Nolan’ın -henüz- yalınlığın gücü ile hayal gücünün yaratımlarının çekiciliği arasında sağlıklı bir denge kuramaması.

Bir örnekle ifade etmeye çalışayım: Bu film sadece Cobb'un karısıyla ilişkisini (birlikte rüyalarda evren kurmaları, Mal'ın bununla artık yetinememesi, ölümü vs dahil) ve Adriane'ın onu "tedavi etmesini" anlatıyor olsa, tabii ki ortaya "Başlangıç" kadar görkemli bir eser çıkmayabilirdi, ama daha güçlü ve sarsıcı bir film olabilir, seyirci anlatılan hikayeden ve karakterlerin trajedisinden çok daha fazla etkilenebilirdi.

“Inception”ı felsefi açıdan, ana teması insanın bilinemezliği olan “Citizen Kane / Yurttaş Kane” ve gerçeğin bilinemezliği olan “Rashomon”un yanına koyabiliriz, ama psikolojik ve sinemasal açıdan da onlarla aynı seviyede olduğunu kabul edemeyiz.

Tabii bunda Nolan’ın senarist ve yönetmen olarak henüz büyük ustaların olgunluğuna ulaşamamış olmasının payı büyük.

Henüz çok genç, o seviyeye geleceğini tahmin ediyor ve umuyorum. Çünkü çok ilginç ve değerli bir yönetmen.

Ve bir insan olarak kendi gerçekliğini (ve iç sesinin söylemlerini), Batı uygarlığının ve Holivud’un gerçekliğinden daha fazla önemsiyor.

Ve tüm bu özellikleri sayesinde, rüyaları konu edinen, ama aslında hepimizin içinde yaşadığı gerçekliğe çok “gerçekçi” bir yorum getiren bir film yapabiliyor.

Ağustos, 2010

İleri okuma için:
Rüyalar hakkında geniş bilgi
Film hakkında geniş bilgi ve linkler (İngilizce):
“Rüyalarda buluşuruz” (Fatih Özgüven’in yazısı)
“İşte Rüyaların Filmi” (Mehmet Açar’ın yazısı)
"Rüyalar Gerçek Olsa" (Atilla Dorsay'ın yazısı)
Facebook "Başlangıç" sayfası (çeşitli yazıların linklerini de içeriyor)
Bağımlılık Ve Kelebek: “Rüya” (filmin eleştirisi)

Inception / Başlangıç
Senaryo ve yönetim: Christopher Nolan
Yapımcılar: Christopher Nolan, Kanjiro Sakura, Yoshikuni Taki, Emma Thomas
Oyuncular: Leonardo DiCaprio (Cobb), Joseph Gordon-Levitt (Arthur), Ellen Page (Ariadne), Tom Hardy (Eames), Ken Watanabe (Saito), Dileep Rao (Yusuf), Cillian Murphy (Robert Fischer), Tom Berenger (Peter), Marion Cotillard (Mal), Michael Caine (Miles)
2010 ABD, İngiltere ortak yapımı, 148 dakika
Gösterim Tarihi: 30 Temmuz 2010

8 Ocak 2010 Cuma

Senarist Olmak

Neyin sizin alanınıza girdiğini saptamakta zorlanırsanız “Senaryoda bunu belirtmem ne kadar gerekli?” diye düşünün. Yazdığınız şey, yazdığınız haliyle, insanların işine yarayacak mı? Gereken tüm verileri barındırıyor mu, yoksa fazlalıklar mı var? Kendinizi ekibin yerine koyarak düşünürseniz karmaşaya düşmezsiniz

Senarist olmak nasıl bir var oluş durumudur; bunu biraz daha yakından inceleyelim.

Önce senaryoyu tarif edelim. Yazılan metnin estetik bir bütünlük taşıması ve o metinle karşılaşan insanlarda oluşan etki gibi faktörler tanımın özünü etkilemeyeceği için, yapacağımız tanım, ne kadar yalın, hatta basit olursa o kadar yarar sağlar. Gelin, bir deneyelim: Senaryo “filme çekilmesi için yazılan metindir”.

Fazla basit olduğunu düşünebilirsiniz, fakat yakından baktığınızda bu tarifin epey veri içerdiğini göreceksiniz. Örneğin tanımımız, adına senaryo denilen metnin –filme çekilmesi amacıyla yazıldığından- tiyatro oyunlarından ya da romanlardan farklı olması gerektiğini belirtiyor. Bu yüzdendir ki bir oyun ya da roman filme uyarlanacağı zaman senaryosu yazılır. Metinler arasında nitelik farkı olması gerekmeseydi, Orson Welles “Othello”yu uyarlayacağı zaman oyunun metnini ellerine alıp sahneye çıkarlardı. Oysa böyle bir uyarlama yapılacağı zaman, uzun süre, tiyatroya uygun anlatım biçimleriyle hazırlanmış bir metnin sinemaya uygun hale nasıl getirileceği üzerine çalışma yapılır. (Uyarlamaların nasıl yapıldıklarını örnekler vererek ileride inceleyeceğiz, ama yeri gelmişken, meraklılarına üç filmi incelemelerini önerebilirim: Orson Welles’in “Macbeth”i ile Kurosawa’nın “Throne of Blood”ını birbirleriyle ve Shakespeare’in orijinal metniyle karşılaştırarak incelemeniz size çok şey kazandırabilir. Bir diğer ilginç çalışma ise, Zemeciks’in “Contact-Mesaj” filmi ve Carl Sagan’ın romanıyla yapılabilir.)

Yaptığımız tanımlamanın içinde saklı duran diğer verileri de açığa çıkaralım: Filme çekilmesi amacıyla oluşturulan metni siz yazıyorsunuz, filmi oluşturan insanlar ise sizin metninizden hareketle neyi, neden ve nasıl yapacaklarını belirliyorlar. Bu durumu daha iyi anlayabilmek için zihinsel imgeleme yapabilirsiniz. Kendinizi bir odada, bilgisayar başında hayal edin. Senaryoyu bitiriyor, metni elinize alıp odanın kapısını açıyorsunuz. Girdiğiniz salonda yüzlerce insan ayakta, hareketsiz bekliyor. Onlar filmi yapacak olan insanlar; görüntü yönetmeninden kostümcüye, set amirinden reji asistanlarına, başrol oyuncularından figüranlara varıncaya değin herkes orada. Hareketsizler, çünkü sizin metniniz ortaya çıkmadan hiçbiri işini yapamıyor, hatta –o filmde- yapacağı işi kafasında canlandıramıyor (Bu imgeleme, senaristliğin sadece olumlu taraflarını görme eğiliminde olan genç senaristlere işin sorumlulukla ilgili kısımlarını düşünmeleri açısından da yarar sağlar).

Aslında süreç daha farklı işler, senaryo ortaya çıktığında çoğunlukla sadece birkaç kişi bellidir, yapımcı ve/veya yönetmen ve yardımcıları… Ekibi oluştururken de senaryodan hareket edilir, “Family Man-Aile Babası”nı çekerken uygun olabilecek kostüm tasarımcısı ya da görüntü yönetmeni ile “Cast Away-Yeni Hayat”ı yapamazsınız çünkü. Ama bunu şimdilik boş verin; imgelemeyi herkes filmi yapmak için sizi bekliyormuş gibi tasarlayın, Fellini’nin “Sekiz Buçuk”undaki gibi… Bu yüzlerce insan senaryodaki verileri inceleyerek işlerini tarif edebiliyorlar. Dolayısıyla senaryo, bu kişilere, onların işleriyle ilgili verileri sağlamalıdır. Senaristten beklenen budur.

Falanca karakterin filan sahnede nasıl giyineceğini senarist belirlemez; filmde görünecek her şeyi senaristler saptasa yaratıcı çalışmalar yapan tüm o insanlara gerek kalmazdı. Senarist sadece gereken veriyi sunar, örneğin karakterleri sanat ekibinin tanıyabileceği biçimde tanıtır, böylece onlar falanca karakterin filan sahnede nasıl giyineceğini “bilirler”.

Senaristin tasarladığı dünyayı başka insanların ete kemiğe büründürmesi fikrini haksızlık olarak görenler var. Oysa bu, senarist olmanın en zevkli taraflarından biri. Senaryosunu yazdığınız filmi seyretmeye başlarken yurtdışında olduğu için bir yıldır göremediğiniz sevgilinizle buluşmanız öncesi yaşadıklarınıza benzer bir duyguya kapılıyorsunuz. Arada telefonla konuşmuş, yazışmış olabilirsiniz, yine de onun ne kadar ve nasıl değiştiğini bilemezsiniz. Sorularla dolusunuzdur ve kaygılarla: Bu bir yılda yaşadıklarından nasıl etkilendi acaba? Beni hala seviyor mu? Ya benim duygularım değiştiyse? Ya onunla eskisi gibi gurur duyamazsam? Beni gördüğünde nasıl gülümseyecek vs…

Gençlerde ciddi bir yanlış anlamaya rastlıyorum: Senaristin yazarken her şeyi tasarladığını, bunu yapması gerektiğini sanıyorlar. Ben bir sahneyi tasarlarken o sahneyi –kendi yaklaşımımla- çekmişim gibi zihnimdeki beyazperdede seyrederim, bu imgelemeyi yapamasam senaryo yazamazdım zaten; fakat bu imgelemede giysiler, makyaj vb. unsurlar eksiktir, mekanlar, kamera hareketleri, kurgu ve örneğin oyunculuk ise belli belirsizdir, fludur. Başka türlüsü de olamaz zaten, hangi senarist bir kostümcü gibi giysi, görüntü yönetmeni gibi kadraj tasarlayabilir ki? Her şeyi tasarlayabildiğinizi varsayalım; oyuncunun sesinin tonunu nasıl tutturacaksınız? Bunu oyuncular ve yönetmenler de defalarca prova yaparak buluyorlar, bunlar ilk anda bilinebilecek şeyler olsalardı, filmlere aylarca hazırlık yapmak gerekmezdi.

Dolayısıyla yaptığımız “basit” tarif, iki veri daha barındırıyor: Senaryo yazarı ekibin çalışabilmesi için gereken bilgileri sağlamakla yükümlüdür ve fakat onların işlerine karışmaz, alanlarına müdahale etmez. Işığı, kamera hareketini ya da kostümü tarif etmesi, o insanlara saygısızlık olur.

İstisnai durumlar vardır kuşkusuz: Örneğin sinemanın anlatım araçlarını kullanarak espri yapmak istiyorsam -“Four Rooms-Dört Oda” filminde Rodriguez’in yaptığı gibi- “Kamera hızlı aksiyon filmlerindeki gibi karizmatik bakmakta olan Celal’in yüzüne yaklaşır” diye yazabilirim. Bu hoşgörüyle karşılanabilir çünkü kendi alanımda bir şey yaratmaya çalışıyorum.

Bir başka örneğe bakalım: Diyelim ki yazdığınız sahnede falan karakter bir odaya giriyor. Loş ışık yüzünden bir köşede gizlenmiş olan katili göremiyor. O tarafa doğru yürüdüğünde katil bizim karakterin üzerine atlıyor. Bunları senaryoda yazarken, odanın bir köşesinin karanlık olduğunu belirtebilirsiniz. Bu, görüntü yönetmeninin ve ışık şefinin işlerine karışmak anlamına gelmez, ama sahneyi, odanın bir köşesinin karanlık olması gerektiğini belirtmeden yazsanız da ilgililer bunu anlayacak ve ışığı ona göre düzenleyeceklerdir. Öyleyse senaryoya fazladan bilgi koymanız film ekibine güvenmediğiniz anlamına gelir.

Neyin sizin alanınıza girdiğini saptamakta zorlanırsanız “Bunu belirtmem ne kadar gerekli?” diye düşünün. O salondaki kalabalıkla ilgili imgeleme aklınızda olsun, yazdığınız şey, yazdığınız haliyle, salonda hareketsiz bekleyen insanların işine yarayacak mı? Gereken tüm verileri barındırıyor mu, yoksa fazlalıklar mı var? Kendinizi ekibin yerine koyarak düşünürseniz karmaşaya düşmezsiniz.

Senaryonun, filme çekilmesi amacıyla yazılan metin olduğunu belirlemek, bizi yeni bir anlayışa götürüyor: Senaristle ekipteki geri kalan herkesin çalışma biçimi birbirine terstir, iyi senaristler yazarken bunu akıllarında bulundururlar. Örneğin: Senarist kafasında bir kişilik belirler, onu tanıtmak için kimi sahneler koyar, mesela iyi bir insan olduğunu anlatabilmek amacıyla bir dilenciye son parasını verdiğini gösterir. Oyuncu senaristin yazdığını okur, canlandıracağı kişinin, son parasını dilenciye verdiğine göre iyi bir insan olması gerektiğini düşünür. Buna benzer başka verileri inceleyerek, “o iyi insan”ın parayı nasıl bir edayla vermesi gerektiğini, “tabii, buyurun” repliğini nasıl bir ses ve ifadeyle söyleyeceğini saptar… Şöyle de diyebiliriz: Ekiptekiler, senaristin metne yerleştirdiği doneleri inceleyerek onun neyi, neden tasarladığını çözer ve kendi katkılarını onun üzerine eklerler. Yönetmense aynı çözümlemeyi, hem kendi işi hem de –bir anlamda ekip başı olduğundan- ekipteki diğer uzmanların işleriyle ilgili olarak yapar. Yönetmen orkestra şefi gibidir, tüm çalgıların işlerini yaratmalarına yardımcı olur, onları denetler ve asıl önemlisi çalgı grupları arasındaki uyumu yaratmaktan sorumludur. Bir sahnede falan karakterin giyeceği kazağın rengi, tek başına değil önünde görüneceği duvarın rengiyle birlikte belirlenir, biri kostümcünün diğeri sanat yönetmeninin sorumluluk alanına girer. Fakat renkleri yönetmene danışmadan belirleyemezler çünkü o renkler görüntü yönetmeni ve ışık şefinin işleriyle de ilgilidir. Filmin görsel yapısını ise yönetmen ve görüntü yönetmeni birlikte tasarlarlar. Görsel yapı, renkler ve aydınlatma arasındaki uyumu sağlamak yönetmenin sorumluluğudur.

Görsel yapının renklerin ve aydınlatmanın nasıl olması gerektiğine senarist karar veremez, zaten kimse ona fikrini sormaz. O sadece ekibe veri sağlamakla yükümlüdür. O yüzdendir ki, senarist ikinci plandadır hep, senaryoyu tek başına yazmış, yani o süreci canının istediği gibi yönetmiş olsa bile film çekilirken ekibin dışındadır.

Takımları siz yaratmışsınızdır ama maçta oynayamaz, saha kenarından talimatlar veremez, hatta yedek kulübesinde bile oturamazsınız.

Yeriniz tribünlerdedir.

Sinema, sayı: 73, Nisan 2001

18 Aralık 2009 Cuma

Sihirli sözcükler

Sinema hayatı en güzel taklit eden sanattır. Hayat büyüleyicidir, bu yüzdendir ki filmler de büyüler insanı.
Yani senarist bir büyü tarifi olan kişidir. Yazdığına benzer bir büyünün gerekliliğine inandığı için hazırlamıştır senaryosunu


Sinema dergisinde "Bir Senaryo Yazmak" başlıklı bir köşede senaryo tekniklerini anlatmaya çalışmıştım. Orada yayımlanan 22 yazı belli bir müfredatı takip ediyordu, karakter yaratmak konusunda kalmıştık.

Bu kez farklı bir dergide, değişik bir isimle devam ediyoruz. Aradan geçen yaklaşık 4 yıl sinema alanında pek çok değişikliği beraberinde getirdi, bunlar burada yayımlanacak yazıların mantığını da etkiledi; örneğin bu kez sinema filmlerine odaklanmayacak, en geniş biçimiyle senaryo teknikleri üzerinde duracağız.

Bu köşenin var olma sebebi ise değişmedi; yani senaryonun önemi... "Sihirli Sözcükler" adı bu önemi vurgulaması amacıyla seçildi.

Aslında sadece bir senaryoda yer alanlar değil, tüm sözcükler sihirlidir. Bir arkadaşım üniversite sınavına girmek üzere olan sevgilisine şu cümleyi yollamıştı: "Çözmeye çalıştığın her soruda kaleminin ucunda olacağım." Aşık olduğu erkekten bu mesajı alan kızın ruhu nasıl bir esrimeyle dolmuştur kim bilir?

Bilimsel araştırmalar kelimelerin bitkileri etkilediğini kanıtladığına göre, düşünün hele bir, ya insanlara neler yapar sözcükler?

Neler yapmaz ki...

Sözcükler duygulandırır insanı, yatıştırır, öfkelendirir, yıkım arzusuyla doldurur, ferahlatır, şaşırtır, aydınlatır, ağlatır... Sözcükler bir gerçeği sisler ardına itiverir, bir sırrı gözler önüne serer, yıllardır bastırılan bir duyguyu açığa çıkarır, insanı itirafa zorlar... Sözcükler tetikteki parmağı gevşetebilir, ağlayan bebeği susturabilir, umudu tükenmişe yaşama ümidi verebilir...

Senaryodaki sözcükler daha da sihirlidir.

Çünkü görüntünün yaratılmasına hizmet ederler.

Ve görüntü büyüleyicidir.

Senaryo bir tarifin adıdır
Senaryo "filme çekilmesi için yazılan metin" demek. Senarist bir film önerisi olan veya bir başkasının film düşüne ortak olan kişidir. O filmi yapabildiği en doğru ve güzel haliyle kağıt üzerinde tarif etmekle yükümlüdür. Senaryo bu tarifin adıdır. Filmin yapılması sürecinde görev alan kişiler (yönetmen, oyuncular, kostümcü vs) o tarife göre çalışacak, o tarifi yorumlayacak ve genişletecek, hepsinin emeği ve üretiminin bir araya gelmesi filmi, yani görüntüleri oluşturacaktır.

Senaryo olmazsa, film de olmaz.

Sihir olmazsa, büyü de olmaz.

Sinema hayatı en güzel taklit eden sanattır. Hayat büyüleyicidir, bu yüzdendir ki filmler de büyüler insanı.

Yani senarist bir büyü tarifi olan kişidir. Yazdığına benzer bir büyünün gerekliliğine inandığı için hazırlamıştır senaryosunu. Ün için, para için yazdığına bile inansa, sonuçta senaryosu insanları büyüleyecek bir esere dönüşecektir. Önce filmde görev alanlar, ardından seyirciler etkilenecek, ruhları genişleyecek, film bittiğinde öncekinden "daha fazla" hale geleceklerdir.

Filmi beğenmeseler bile...

Senarist doğru bir tarif yaparsa, sözcükleri yeterince sihir dolu olursa filmin etkisi de artar. Doğru tarifin nasıl oluşturulacağını ve sözcüklere daha fazla sihrin nasıl yüklenebileceğini önümüzdeki aylarda konuşacağız; şimdi büyüden bahsetmeyi sürdürelim.

"Eşkıya"da Baran'ın (Ş. Şen) ölmek üzere olan Cumali'ye (U. Yücel) söylediklerini anımsar mısınız? Büyüleyici bir andır o. Olağanüstü bir ölüm tarifi yapılır. Ruhu yücelten bir veda yaşanır...

Ruhu daraltan bir tanışmayı da anabiliriz yeri gelmişken: Örneğin mafyayla, "düşler ülkesi" ABD'nin karanlık yüzüyle... "The Godfather-Baba"nın ilk diyaloğu şudur: "Amerika'ya inanıyorum." (İngilizce diyalogda seçilen kelimeler "Tanrı'ya inanıyorum" derken kullanılan yapıyla aynıdır) O sahnede Don Corleone'nin (M. Brando) kucağındaki kediyi okşadığı, pelikülden evvel kağıt üstünde yer alır.

Senaryo perdede gördüğümüz insanlık durumlarını (kostüme, kadraj seçimine vs. karışmadan) tarif eder, örneğin "The Piano"da George'un (H. Keitel) Ada'nın (H. Hunter) tenini, çorabındaki küçük bir delikten okşamasını; "Angel Heart-Şeytan Çıkmazı"nda Louis Cyphre'ın (R. de Niro) uzun tırnaklarıyla yumurta soyuşunu; "Umut"un finalinde Cabbar'ın (Y. Güney) döne döne toprağı kazışını, sözün kısası, görüntüleri de yazar...

Bazen hem görüntüyü, hem diyalogları, bazense sadece sessizliği yazar.

Yerli yerinde kullanıldığında sessizlik, senaristin elindeki araçların en güçlüsü, en büyüleyici olanıdır.

Sessizliğin gücü
"Cast Away-Yeni Hayat"ın diyalogsuz (ve müziksiz!) geçen 75 dakikası ağızdan çıkan kelimelerden daha az vurucu değildir. Veya "Baraka" belgeselindeki görüntüler...

"Birdy" de Al'ın (N. Cage) arkadaşını o katatonik halden çıkarmak için yaptığı her şey dramatiktir, yine de aklımızda en çok Birdy'nin (M. Modine) kuş gibi tünemiş pozisyonda, çıplak duruşu kalır. Yani görüntünün büyüsü...

Tüm büyük ustalar sessizliğin gücünü ve etkisini iyi bilirler, örneğin Akira Kurosawa... "Ran"da yaşlı imparator Hidetora iki oğlunun ihanetine uğramış, yenilmiş, ordusu ve haremi katledilmiştir; yanan şatonun dışındaki engin bozkırlara (ve belirsiz bir geleceğe) doğru yapayalnız yürürken zafer kazanan ordunun askerleri korku ve saygıyla iki yana açılırlar. Kim unutabilir ki bu görüntüyü?..

Sessizliğin gücünü en çok hissettiren eserler epik filmler, ille de vesternlerdir. Çünkü o filmlerde karakterler pek konuşmazlar, çoğu kendini nasıl ifade edeceğini bilmez zaten. O yüzdendir ki silahları ve bakışları konuşur. Rüzgar eser o filmlerde, trençkotların etekleri uçuşur. Örneğin Sergio Leone başyapıtı "Once Upon a Time in the West-Batıda Kan Var"ın açılışında tam 10 dakika boyunca üç adamın sessizlik içinde öldürecekleri kişiyi beklemelerini izleriz (tren gelene kadar sadece bilet satıcısı ihtiyarın iki diyalogu vardır) Tren durur, Harmonica (C. Bronson) iner, mızıkasını çalar, üç adamla aralarında şu konuşma geçer:

"Frank?"

Başını iki yana sallar) "Bizi yolladı."

"Benim için at getirdiniz mi?"

"Sanırım at eksiğimiz var."

Başını iki yana sallar) "İki at fazla getirmişsiniz."

Ve tabii ki silahlar çekilir. Sadece Harmonica sağ kalır. İki at fazladır gerçekten de.

İkinci sekans, sanki sessizliğe bir saygı duruşudur. Kuşların ve böceklerin ötüşü hep fondadır, bir kez kesilir, kuyu başındaki baba Brett, istasyona gitmeye hazırlanan büyük oğlu Patrick ve sofrayı hazırlamakta olan kızı Maureen gözleri çevrede beklerler. Kötü bir şey olacakmış gibidir çünkü sessizlik uğursuzdur oralarda. Sesler tekrar başlar, üçü rahatlamışlarken bir kez daha gelir sessizlik, her şeye egemen olur. Bu kez bir kurşun sesi duyulur, genel planda beyaz elbiseli kız yere düşüverir...

Bahsettiğim tüm bu sahnelerdeki görüntüler büyüleyicidir, çünkü o filmlerin senaryolarındaki sözcükler sihirlidir.

Çünkü o filmleri yazanlar ve yapanlar birer büyücü olduklarının bilincindedirler.

Çünkü sinema büyüleyici bir iştir.

Ve büyü önce senaryoyla başlar...

Film+, sayı: 2, Mayıs 2005

27 Kasım 2009 Cuma

"Ölüm ve Bakire"

Tek mekanda, birkaç saatte geçen bu filmde “Ses” gibi yüzlerce Türk filminden çok daha yoğun bir sinema duygusu var. Her şeye karşın tıkır tıkır işleyen, sarkmayan, senaryosundaki yara bere olmasa olağanüstü bulabileceğimiz bir film var karşımızda

“Ölüm ve Bakire” tipik bir Polanski filmi… Ustanın bu son çalışması önceki kimi filmleriyle benzerlikler taşıyor. Hatta böyle bir filmi sadece Polanski’nin çekebileceğini de söyleyebiliriz.

Öncelikle Polanski böyle bir öyküyü filme almak için herhangi bir yönetmenden çok daha uygun bir isim. 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Polonya’da bir Yahudi çocuğu olarak yaşadığı şiddet ve gerilim ve karısı Sharon Tate’in, üstelik hamileyken Manson tarikatı tarafından öldürülmesi onu bu projeye yaklaştıran etkenler arasında yer alıyor. “Ölüm ve Bakire”deki Doktor Miranda gibi kanıtlanmamış bir suçla cezalandırılmış olması da önemli bir faktör (Bir seks skandalı yüzünden yıllardır ABD’ye girmesi yasak olduğundan “Ölüm ve Bakire”nin çekimleri de Paris yakınlarında yapıldı.).

Oyuna yapılan ekler
Kuşkusuz ki bir yönetmenin kişisel deneyimlerinin ele aldığı öyküyle paralellikler göstermesi önemli olsa da yeterli değil. Zaten “Ölüm ve Bakire”yi “tipik bir Polanski filmi” yapan şey projeye onun yaptığı katkılar. “Üç karakterin yaşadığı yalıtılmışlığın altını çizmek amacıyla” elektrik ve telefonun kesik olmasını o istemiş. Atmosfere çok önem verdiğinden şimşekler ve yağmur eklenmiş, bir gece ve bir günde geçen olayı, gerilimi artırmak amacıyla tek bir geceye sıkıştırmış. Oyundaki Paulina’nın solosu, sonra düetler (Paulina ve Gerardo, Gerardo ve Miranda, Paulina ve Miranda) biçiminde ilerleyen ana akışı değiştirmiş, kurguyla oynamış. Başta Paulina’nınkiler olmak üzere tüm diyalogları sertleştirmiş, keskinleştirmiş. Miranda’nın suçlu olduğunu düşünmemize yol açan Nietszche’den alıntılar gibi öğelerin senaryoya dahil edilmesini sağlamış.

Daha önemlisi Miranda’nın ikinci itirafının senaryoya eklenmiş olması. Ariel Dorfman’ın oyununda Miranda sadece kaydedilen itirafını veriyor, bu da, Polanski’nin de belirttiği gibi güç koşullar altında, belki de korku yüzünden verilmiş yapay bir ifade olarak kalıyordu. Polanski ise Miranda’nın hissettiklerini daha ayrıntılı biçimde perdeye yansıtmak, hem böylece kendi deyimiyle “oyunun sonundaki eksiği gidermek” amacını güdüyor.

İkinci itirafın eklenmesi oyunun karakterinde ciddi bir değişiklik yaratıyor. Dorfman’ın metni seyircinin, Miranda’nın gerçekten işkenceci olup olmadığını anlamasına olanak tanımayacak biçimde düzenlenmiş çünkü yazar Paulina ve Gerardo’daki gibi seyircide de büyük bir kuşku kalmasını istemiş. Polanski ikinci itirafı ekleyince bu kuşku azalıyor. Ama seyircinin işi yine de kolay değil, filmin girişine ve finale eklenen konser sahnesi işleri bir kez daha karıştırıyor.

Polanski hemen tüm filmlerinde gerilimi ve güçlü karakterler arasındaki ilişki ve çatışmaları mükemmel işlemeyi bildiğini kanıtlamış bir yönetmen. Son dönem filmlerinden “Frantic-Çılgın”da Hitchcockvari bir gerilim yaratmış, “Bitter Moon-Acı Ay”da ise bir kadın ve bir erkek arasındaki inanılmaz şiddet dolu bir ilişkiyi anlatmıştı. Bunların yanı sıra “Knife in the Water-Sudaki Bıçak”, “Tess” ve “Cul-de-Sac”da olduğu gibi, geniş düzlükleri, göz alabildiğine uzanan ufku, hatta denizi de “Ölüm ve Bakire”de kullanıyor, yalıtılmışlığın, insanlar arasındaki iletişimsizliğin ve gerilimin öğeleri haline getiriyor.

“Ölüm ve Bakire”nin Polanski’nin en sevdiği, etkilendiğini söylediği filmlerle benzerlikleri de ilginç: Öykü Carol Reed’in “Odd Man Out” filmindeki gibi tek mekanda ve birkaç saatte geçiyor. Orson Welles’in “Citizen Kane-Yurttaş Kane”indeki gibi film boyunca çözülmeye çalışılan bir giz var, ve gerek bu filmde, gerekse Akira Kurosawa’nın “Rashomon”unda olduğu gibi yaşananlar birkaç kişinin bakış açısından aktarılırken gerçeğin ne olduğu araştırılıyor.

Güçlü karakterler ve sıradan insan…
Filmdeki karakterlerin Polanski’nin ilk (“Sudaki Bıçak”) ve bundan bir önceki (“Acı Ay”) filmlerindeki karakterleri anımsatmaları da şaşırtıcı. Bu iki filmde olduğu gibi “Ölüm ve Bakire”de de karı-koca ve yabancı erkekten oluşan bir üçgen var. Onların karmaşık ilişkileri içinde asıl izlenen iki güçlü karakter arasındaki ilişki ve çatışma oluyor. “Sudaki Bıçak”ta yabancı ve kadın, “Acı Ay”daki yazar ve karısı, “Ölüm ve Bakire”de Paulina ve Miranda üçüncü kişiye oranla daha güçlü, daha renkli, yoğun duygular ve ilişkiler yaşayabilen, başkalarına da aynı sertlikte zarar verebilen kişilikler. Yanlarında ise her zaman “sıradan insan”ın (ve seyircinin) temsilcisi olan bir üçüncü kişi duruyor. “Acı Ay”da Hugh Grant’ın canlandırdığı İngiliz, kendi arzularına ulaşmak için makyalevist yollara da sapabilen, inanılmaz bencil, öte yandan çok da renksiz, beceriksiz, kendisini duygularına asla bırakamayan, kokmaz bulaşmaz bir karakterdi. Diğer iki güçlü karakterle asla başa çıkamıyor ve film boyunca -özellikle Yazar tarafından- alaya alınıp aşağılanıyordu.

“Ölüm ve Bakire”de de sıradan insanın temsilcisi aynı noktada. Kendisini korumak için işkenceye direnen sevgilisinin gözaltına alınmasından bir ay sonra başka bir sevgili bulabilen Gerardo, illegal yaşantısını ustalıkla gizleyip devlet içinde önemli görevlere gelebilmiş. Paulina Miranda’yı sorgularken o mantığın yolundan ayrılmıyor, adamın suçlu olup olmadığından çok bir insana işkence yapmanın yanlış olduğundan dem vuruyor (Paulina’nın “Tabii ki bir şey yapmadan duracak. Çünkü o kanun,” repliği Gerardo’yu ne güzel deşifre ediyor). Verili durum içinde kendi çıkarına en uygun biçimi bulmaya gayret ediyor, sorgu sırasında gizlice Miranda’ya yardım ediyor, hatta ellerindeki bağı çözüyor… Filmin sonunda en umulmadık darbeyi o yiyor: Sonuna kadar savunduğu Miranda’yı öldürmeye kalkıştığı ve bunu yapamayacağını itiraf ettiği nokta bir hukuk adamının, sıradan bir insanın çöktüğü an oluyor.

Seyir zevkine müdahale
Bu filmde görülen Polanski öğeleri içinde yine de en önemlisi “Acı Ay”da da gördüğümüz bir sinemasal yenilik. Polanski artık olgunluk dönemini yaşıyor, sinemaya, dünyaya, yaşama farklı bakıyor. Seyirciyi bilgilendirmek, şaşırtmak, onlara yönetmenin gücünü göstermek gibi dertleri yok; bunu da açıkça söylüyor. Artık onun derdi öyküsünü anlatmak ve farklı bir seyir zevkini perdede yaratmak. Çağdaş sinemanın genel kabul gören biçimleriyle, seyircinin çok sevdiği çekim açıları, ışık ve kamera hareketleriyle ilgilenmiyor. Onu ilgilendiren sahneye en uygun biçim; bu da çoğunlukla seyircinin beklentisinin dışında oluyor. Örneğin Paulina’nın Miranda’nın bacaklarını bağladığı sahnede olduğu gibi alışık olmadığımız yakın planlar sunuyor seyircisine.

“Acı Ay”da özellikle kötü çekilmiş kimi planlarla geleneksel sinemanın sıradan biçimiyle ve seyircinin artık bunu kanıksamış olmasıyla dalga geçmişti; artık seyirciyi tiye almak gibi bir derdi de yok. Yalnızca öyküsünü anlatıyor; kendi bildiği yolla ve belki de sadece kendisinin yapabileceği bir biçimde…

Filme eklenen ikinci itiraf ve finaldeki konser sahnesi de buradan kaynaklanıyor. Polanski oyunun sonunun eksik olduğunu düşünüyor, konser sahnesini ekliyor. Karakteri daha iyi işlemek için deniz kıyısındaki itirafı koyuyor. Bunların birbiriyle çelişmesi ve seyircinin kafasını karıştırması ise umurunda bile değil.

Tüm bu yapılan ekler ne anlama geliyor?

Konser sahnelerinden başlayalım: Sondaki sahnede, locadaki Miranda’nın salonda oturan Gerardo ve Paulina’ya doğru baktığını, hatta Paulina’yı uzun uzun seyrettiğini, Gerardo’nun da ona biraz ters ters bakıp önüne döndüğünü görüyoruz. İlk akla gelen yoruma, yani evde geçen her şeyi Paulina’nın konseri izlerken düşlediği, gerçekte hiçbir şeyin olmadığı yorumuna -epeyce insandan duymuş olsam da- hiç yaklaşmamakta yarar var gibi geliyor bana. Böylesi bir biçim ne bu konuya yakışıyor, ne de Polanski’ye.

Bir başka yaklaşım şöyle olabilir: Açılıştaki konser sahnesinden sonra geriye dönüş yapılıyor, evde geçen olaylar bize aktarıldıktan sonra, yeniden konsere dönüyor, Miranda’nın öldürülmemiş olduğunu, Paulina’ya belki de bu yüzden öyle bir sevgi ve beğeniyle baktığını görüyoruz. Konser sırasında Miranda’nın geriye dönüşte fotoğraflarını gördüğümüz ailesiyle birlikte oturuyor olması bu yorumu güçlendiriyor.

Bu yaklaşıma prim verdiğimizde başka sorunlar çıkıyor ortaya. Yukarıda anlatılan diğer ekleriyle birlikte oyunun kapalı yapısını açmış, Miranda’nın suçlu olduğunu ve öldürülmediğini açıkça söylemiş oluyor Polanski. Böyle bir ülkede, insan hakları ihlallerini araştıran komisyonun başkanının, onun işkence görmüş karısının ve kadına işkence yapan adamın, şık giysiler içinde bir konser salonunda bir araya gelebileceğini göstermesi değerli kuşkusuz, ama bu metinden beklenen bu değil. “Ölüm ve Bakire” özellikle sır vermeyen yapısıyla değerli olan bir metin; iki ucu keskin bıçak gibi, Miranda’nın suçlu olduğuna inanırsanız bir oyun, Paulina’nın ruhsal sorunları yüzünden onu işkencecisi sandığını düşünürseniz bir başka oyun izlemiş oluyorsunuz ve ikisinde de aynı keyif, aynı sanatsal güç var.

Polanski ise “işkencecisini tanıyan, sorgulayan, itiraf ettiren ama öldürmeyen kadının filmi”ni yapmış.

Söyleşilerinden anladığımız kadarıyla tümüyle kendisinin eseri olan bu ekler (karanlık, elektriğin birden gelmesi, evi bangır bangır hard’n heavy müziğin doldurması, en kötüsü de Miranda’nın suçlu olduğunun altının bunca çizilmesi…), Dorfman’ın metnini çağdaş sinemanın (açıkçası Hollywood’un) çizgisine getiriyor. Oyun, tiyatronun seçkin seyircisinin izleyebileceği bir düzeyden alınıp çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu sinema seyircisinin daha rahat anlayabileceği, tüm bunların gerçek değil, Paulina’nın işkence yüzünden hasara uğramış beyninin korkunç halüsilasyonları olması olasılığının vereceği artı rahatsızlıktan uzak, daha güvenli ama daha sığ sularda kulaç atarak izleyebileceği bir noktaya getirilmiş.

Tüm bunların filmi oluşturan diğer öğelere de olumsuz etkisi oluyor kuşkusuz. “Fearless-Korkusuz” isimli çalışmasıyla dikkat çeken Rafael Yglesias’la Dorfman’ın birlikte kaleme aldıkları, mükemmel olması beklenen, genel olarak da gayet iyi işleyen senaryo yer yer zedeleniyor. Nietzsche, tel, Miranda’nın kullandığı deyimler gibi güçlü kanıtlar ortaya döküldükten sonra, Gerardo ve Paulina’nın -oyundaki gibi- kafalarındaki kuşkulardan bahsettikleri bölümler komik kaçıyor örneğin.

Gerilimi artırmak için kullanılan Başkan’ın telefonu öğesi ise başka sorunlar yaratıyor. Oyunda ülkedeki yeni politik hava -1983 öncesi Türkiye’sini anımsatacak biçimde- “sözde demokrasi” olarak tanımlanmıştı. Paulina’nın, kocasının bu görevi kabul etmesine bunca karşı çıkışının altında bir zamanlar diktatörlüğe karşı illegal yollarla mücadele etmiş bir adamın diktatörlüğün pisliklerinin örtbas edilmesine yardımcı olacağı gerçeği yatıyordu. Filmde Başkan -sevgili Uygar Şirin’in tanımlamasıyla- Kennedy gibi bir kişilik olarak çizilince Paulina’nın karşı çıkışları da anlamsızlaşıyor.

“Ölüm ve Bakire”den “Ses”e…
Filmin anımsattıkları arasında bir Türk filminin olması da ilginç. Zeki Ökten’in, Fehmi Yaşar’ın senaryosundan 1986’da çektiği “Ses”te de ana karakter kendisine işkence yapan adamı sesinden tanıyor ve kaçırıyordu. O filmde de Dorfman’ın oyunundaki gibi adamın suçlu olup olmadığı belirsiz kalıyor, filmin sonu da açık bırakılıyordu.

Yaşar’ın senaryosunun, ana temayı oluşturan öğeleri kullanışı bakımından Polanski’nin filmine oranla çok daha başarılı olduğunu söylemeliyiz. Filmi yapanların derdi daha açıkça ifade edilebilmiş, işkencenin iki ucu keskin bıçağa benzeyen yapısı daha güzel biçimde sergilenebilmişti.

Ama Ökten ve Polanski’yi karşılaştırınca -Sezar’ın hakkı Sezar’a- bunca eleştirdiğimiz bir filmi yaparken bile Polanski’nin çok daha usta bir sinemacı olduğunu söylemek gerek. Tek mekanda, birkaç saatte geçen bu filmde “Ses” gibi yüzlerce Türk filminden çok daha yoğun bir sinema duygusu var. Her şeye karşın tıkır tıkır işleyen, sarkmayan, senaryosundaki yara bere olmasa olağanüstü bulabileceğimiz bir film var karşımızda.

Sigourney Weaver ve Ben Kingsley’in ustalıklarını bir kez daha kanıtladıkları olağanüstü oyunculukları (özellikle ikisinin de uzun monologlarının olduğu iki sahneye dikkat) ve tanımadığımız bir oyuncu olan Stuart Wilson’ın onlara rahatlıkla eşlik edebilmesi filmin çok önemli bir başka artısı.

Sonuçta bu filmden geriye “Ölüm ve Bakire” kalıyor, Schubert’in olağanüstü müziği. Miranda işkence sırasında ölmelerini engellemekle yükümlü olduğu insanlar ölümle iç içelerken, insanlık dışı uygulamalara maruz kalan genç kızlara tecavüz etmeden önce çalıyor bu parçayı. Müzikteki acı ve keder, dinlenilen ortamda da yaşanıyorken… Yıllar sonra Paulina’nın dövülmüş ve bağlanmış Miranda’ya aynı parçayı dinletirken “En sevdiğim besteciyi artık geri alabilirim,” demesi, bir başka acıyı yaşatıyor seyirciye. Zaten işin ilginci Miranda ve Paulina’nın Schubert’ten ve özellikle “Ölüm ve Bakire”den hoşlanıyor olmaları.

Kurban ve işkenceci aynı şeylerden zevk alabiliyorlar.

İkisi de öncelikle insan çünkü…

Antrakt, Sayı: 53, Şubat 1996

Death and the Maiden-Ölüm ve Bakire
Yönetmen:
Roman Polanski; Senaryo: Ariel Dorfman, Rafael Yglesias (Ariel Dorfman’ın aynı adlı oyunundan); Yapımcılar: Thom Mount, Josh Kramer; Görüntü yönetmeni: Tonino Delli Colli; Müzik: Wojciech Kilar; Kurgu: Herve de Luze; Oyuncular: Ben Kingsley (Dr. Roberto Miranda), Sigourney Weaver (Paulina Escobar), Stuart Wilson (Gerardo Escobar); 1994 İngiltere, ABD, Fransa ortak yapımı, 103 dakika; Dağıtımcı firma: WB.; Gösterim tarihi: 19 Ocak 1996