Copyright © 2014 - Tamer Baran - Tüm Hakları Saklıdır.
Bu blogta yer alan yazılar (içerik), 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince eser sahibi olan Tamer Baran'a aittir. Söz konusu içerik eser sahibinin izni olmadan kopyalanamaz,yayınlanamaz...

16 Ekim 2009 Cuma

Medya balonu King: "Dönüşüm"

King klasik vampir öyküsüne kimi yenilikler getirmiş oluyor; filmin gerilim-korku sinemasına tek katkısı da bu zaten. Geri kalanı, onlarca filmden ezberlediğimiz gerilim numaraları, çığlıklar, makyaj ustalığı ve görsel efektler…

Günümüz dünyasında sanatla ilgili önemli bir gerçeklik, sanat tüketicisinin medya bombardımanı karşısında duyduğu tedirginlik, hiç kuşkusuz… Medya egemenliği yerleştiğinden beri sanat-ticaret dengesinde öylesine sapmalar görülüyor ki, “medya egemen oldu, mertlik bozuldu” demek abartılı değil. Artık kimin dinleneceğine, kimin resmi daha iyi bildiğine sanatseverler değil, medya karar veriyor; tüketiciyi medya yönetiyor. Medya dünyası birbiri ardına balonlar üretiyor ve salıveriyor gökyüzümüze…

Stephen King, nam-ı diğer “dehşet ustası”, bu balonlardan biri değil kuşkusuz, ama insan onun imzasını taşıyan ürünlere bakınca düşüncelere dalmadan edemiyor. Doğrusu Stephen King adı artık kuşkuyla karşılanıyor…

Bunun için elimizdeki en önemli veri, Stephen King’den uyarlanan hiçbir filmin, senaryosunu kendisinin yazdıkları da dahil, kitaplarının ulaştığı etkiyi yaratamamış olması, “dört dörtlük” mertebesine ulaşamaması… Buna son örnek “The Sleepwalkers-Dönüşüm”… Üstelik bu kez bir uyarlama ile değil, King ustanın özellikle sinema için yazdığı bir senaryo ile karşı karşıyayız… Genç kızların kanıyla beslenen bir anne oğulun öyküsünü anlatan film, konusuyla ilgili çekiyor en başta. Hatta filmdeki, yaratıkların kedilerle ilişkisi, yüzlerindeki ani değişiklikler, görünmez olabilmeleri gibi kimi öğeler, gerilim tutkunlarına zevk verebilecek nitelikte. Ama aynı şeyi filmin tümü için söylemek olanaksız.

King “Dönüşüm” ile klasik vampir öyküsüne kimi yenilikler getirmiş oluyor; filmin gerilim-korku sinemasına tek katkısı da bu zaten. Geri kalanı, onlarca filmden ezberlediğimiz gerilim numaraları, çığlıklar, makyaj ustalığı ve görsel efektler…

Filmi “bir Stephen King yapıtı” olarak gördüğümüzde durum daha da vahim. Çünkü King gerilim-korku türünde “usta” olduğunu özellikle ilk dönem yapıtlarıyla kanıtlamış bir yazar. Çeşitli konuları ele aldığı ve başarılı bir biçimde işlediği biliniyor. Ama King ilk sinema filmi senaryosunda nedense, kendisi için çocuk oyuncağı seçilebilecek bir vampir öyküsü seçiyor… Senaryo yazımındaki kolaycı yaklaşımı, epeydir kendisine yöneltilen eleştirileri haklı çıkarır nitelikte: Evet, yazık ki Stephen King, basit, kendisine hiç yakışmayan ürünler veriyor artık.

Sözün kısası, başıyla sonuyla, tüm trükleriyle önceden belli, sınırlı bir izlence “Dönüşüm”… Bu haliyle de doğrusu, zaman geçirmenin ötesinde bir amaca hizmet edemiyor…

Ve “sıkı” sinemasever, King’in, “Tepki”, “Çağrı”, “Medyum”, “Christine” gibi “sıkı” yapıtlarının düzeyine döneceği zamanı bekliyor…

Sinema Gazetesi, 5-11 Eylül 1992

Sleepwalkers / Dönüşüm
Yönetmen: Mick Garris; Senaryo: Stephen King; Yapımcılar: Michael Grais, Mark Victor, Nabeel Zahid; Görüntü yönetmeni: Rodney Charters; Müzik: Nicholas Pike; Kurgu: O. Nicholas Brown; Oyuncular: Brian Krause (Charles Brady), Mädchen Amick (Tanya Robertson), Alice Krige (Mary Brady), Jim Haynie (Şerif Ira), Cindy Pickett (Mrs. Robertson), Ron Perlman (Soames); 1992 ABD yapımı, 91 dakika; Dağıtımcı firma: WB.; Gösterim tarihi: 28 Ağustos 1992

9 Ekim 2009 Cuma

"Büyük Hesaplaşma"

90’lı yıllar sinemasına hiç uygun olmayan, klasik roman yapısını andıran bir olay görgüsü, hareketten çok karakterlere ağırlık verme çabası, öykünün altına gizlenmiş felsefi metinler, günümüz için hayli ağır sayılabilecek bir film ritmi

Michael Mann filmini iki karakter çevresinde örüyor, iki düşmanın birbirlerine ne kadar benzediklerini açıkça gösteriyor: Neil McCauley ve Vincent Hanna yasalara, topluma hiç aldırmayan, güçlü şiddet eğilimine sahip, zeki, acımasız, işinin ehli ve maço insanlar…

Bu özellikleriyle de, başta Scorsese’ninkiler olmak üzere İtalyan kökenli Amerikalıları konu alan suç filmlerindeki karakterlere çok benziyorlar; ama kimi farklılıklar da yok değil: O karakterler daha İtalyan’dılar ve İtalyan-Amerikalı gangsterler için başarı çok daha önemliyken Hanna ve McCauley yaşama karşı çok kayıtsızlar; tek bir alanda usta ve belki de bu yüzden yaşamlarının diğer alanlarında tümüyle başarısızlar.

Neil -mesleğindeki başarısı bir yana- nihilist bir adam; Vincent ise içindeki nihilist eğilimi polis kimliğiyle çok daha kolay açığa çıkarabildiği sertlikle örtmüş biri. De Niro ve Pacino’nun canlandırıyor olmaları karakterlerin özellikle son saydığım niteliklerinin altını daha iyi çiziyor. Bu iki oyuncu yaşamı tiye alan karakter ve durumlarda inanılmaz başarılılar; ayrıca De Niro tüm sinema tarihinde nihilist bireyi en iyi canlandıran isimlerden biriyken, Pacino da o küçük fiziğinden enerji fışkırtmakta usta.

Karakterlerin bu özellikleri güçlü bir biçimde bir dönem Amerikan sinemasının gangster kahramanlarını, özellikle Sergio Leone’nin “Once Upon A Time In America-Bir Zamanlar Amerika”sını çağrıştırıyor. 80-90’lı yılların polisiyelerinde karakterler üzerinde bunca durulmuyor, örneğin polisler ana hatlarıyla (dağınık, mutsuz ama işinin ehli ve sert) çizilip geçiliyordu; karakterlerine bunca önem vermesiyle Mann, 60-70’li yılların suç filmlerine yüzünü döndüğünü gösteriyor. Zaten “Heat” (gangster filmi olmasa da ortak özellikleri dolayısıyla “Once Upon A Time In the West-Batıda Kan Var”ı da dahil edersek) andığım Leone ürünlerinin, De Palma’nın “The Unthouchables-Dokunulmazlar” ve “Scarface-Yaralı Yüz” filmlerinin, Coppola’nın “The Godfather-Baba” serisinin halefi; zaten “Heat”i bir “Şimdiki Zamanlar Amerika” filmi olarak görmek mümkün.

Yalnızca karakterleri değil filmin tüm yapısı da aynı yönü, Coppola ve Leone isimlerini gösteriyor: 90’lı yıllar sinemasına hiç uygun olmayan, klasik roman yapısını andıran bir olay görgüsü, hareketten çok karakterlere ağırlık verme çabası, öykünün altına gizlenmiş felsefi metinler, günümüz için hayli ağır sayılabilecek bir film ritmi… Reji alanına bakıldığında andığım başyapıtlarla ortak epik yapıyı görebiliyoruz: Ekonomik bir anlatım, son derece işlevsel kamera hareketleri, durgun ve uzun planlar, geniş açılar ve tüm bu özelliklerin ortaya çıkardığı “varoluşçu” anlatıma en önemli katkılardan birini yapan, yumuşak, pek çok sahnede “doğal” sanılabilecek kadar sade ışık. Mann bu epik yapıyı 90’lı yıllar sinemasından doğal olarak etkilenmiş bir biçimiyle yeniden yaratıyor; filminde daha fazla plan, daha karmaşık macera sahneleri ve yer yer daha hızlı bir kurgu var.

Sözün kısası “Heat” 90’lı yıllardan geriye bakan bir yapıt, epik gangster filmlerine bir saygı duruşu…

Filmin Leone ve Coppola yapıtlarına olan benzerliği doğal bir hayranlık yaratıyor Michael Mann ismine karşı; çünkü bu tarz filmler artık yapılmıyor, günümüzün macera modası, son aylarda “Broken Arrow-Kırık Ok” gibi örneklerini üst üste izlediğimiz “dar zaman, dar mekan” formüllü zıpçıktı filmler. Ortalıkta karakter diye bir şeyin olmadığı, filmin tüm amacının harekete, hareketin amacının daha fazla heyecana, tüm bunlardaki asıl beklentinin de daha önce yapılanları aşmaya endekslendiği, yaratıcılıktan çok teknolojik başarı ve senaryo tekniği ustalığına yaslanan, şablonla üretilmiş onlarca filmin arasında “Heat” gibi yapıtların parlaması çok doğal. Hele de insana dair şeyler üzerinde duruyor ve epik gangster filmlerinin girmediği alanlara sokulup örneğin, bugün bile, teknoloji destekli onca güvenlik önlemine rağmen güpegündüz banka soymanın zeki ve cesur insanlar için ne kadar kolay olduğunu gösteriyorsa…

Bunlar ve tabii ki sinematografisi (özellikle Mann’ın sade anlatımı, neredeyse tüm oyunculuklardaki şaşırtıcı yüksek düzey, Spinotti’nin görüntülerindeki ve kurgudaki ustalık) “Heat”in olumlu tarafları. Bunlara bakarak filmi başarılı bulmak çok mümkün. Ama başarısız yanları da var filmin.

Öncelikle senaryosu yeterince yaratıcı ve güçlü değil. Örneğin Charlene’in balkondan Chris’e baktığı (Kilmer ve Judd’un olağanüstü oyunlarıyla taçlanan) “ihanete ramak kala” sahnesi çok üstünken Hanna’nın muhbir zenci biraderlerle konuştuğu sahneler çok kötü.

Keza senaryo “nehir ve kolları” tekniğini başarıyla işleyemiyor, yan temalardan bir kısmına iyice boş veriyor. “Judas” Waingro’nun sapık katil olmasının neden gerektiği ve bunun bir yerden sonra niçin hiç işlenmediği anlaşılamıyor. Kahve sohbeti sahnesi hoş bir sürpriz içeriyor ve pek çok bilgi veriyor ama bu tür bir bir araya gelme biçimine McCauley’in boyun eğmesinin mantığı yok.

Asıl problem filmin uygunsuz Türkçe adının altını çizdiği ana temanın işlenmesinde. Bu şekilde işlenen çatışma ya yenişememe haliyle bitmeliydi ya da daha iyisi ikisinin de ölümüyle… Teke tek çatışmanın yaşandığı mekanda asıl üstünlük McCauley’deyken ona amatörlere yakışır bir hata yaptırıp Hanna’yı galip çıkarmak ciddi bir hata. Bu kusur Mann’ın tüm film boyunca söylemeye çalıştıklarına güçlü bir darbe indiriyor, finalde yoğun şiddet uygulayan iki karakterden birinin ölüp öbürünün herhalde madalya alacak olması ana temayı fena halde bulandırıyor. Çünkü Mann asıl olarak şiddetin ortalığı alev alev yakmasını anlatıyor.

Antrakt, Sayı: 55, Nisan 1996

Heat / Büyük Hesaplaşma
Senaryo ve yönetim: Michael Mann; Yapımcılar: Michael Mann, Art Linson; Görüntü yönetmeni: Dante Spinotti; Görsel efektler: Terry De Frazee, Donald Frazee; Müzik: Elliot Goldenthal, Michael Brook, Brian Eno, Terje Rypdal; Kurgu: Dov Hoenig, Pasquela Buba, William Goldenberg, Tom Rolf; Oyuncular: Robert de Niro (Neil McCauley), Al Pacino (Vincent Hanna), Val Kilmer (Chris Shiherlis), Jon Voight (Nate), Tom Sizemore (Michael), Ashley Judd (Charlene Shiherlis), Diane Venora (Justine Hanna), Natale Portman (Lauren), Wes Studi (Dedektif Casals), Ted Levine (Bosko); 1995 ABD yapımı; 171 dakika; Dağıtımcı firma: WB.; Gösterim tarihi: 1 Mart 1996

Desperado

Bu yoksulluk Rodriguez'in önemli bir sinema adamı olamayacağını, anlatımdaki ustalığı ise, kendi çizgisinde çok daha yaratıcı ürünler vereceğini düşündürüyor

Macera türünü kara filme yaklaştıran “Heat”le Michael Mann türün yenilenmesine katkıda bulunurken Hollywood’un gözde transferi Robert Rodriguez de aynı uğraş içinde.

Tabii ki yöntemleri ve amaçları farklı: Mann türedi macera filmlerinin egemenliğinde geçen yıllardan sonra bir tür “Geçmişe dönelim, eskiyi yeni bilgilerle bir kez daha inşa edelim,” çağrısında bulunurken sinemanın çağdaş düzeyinden memnun görünen Rodriguez zıpır avantürlerin kendi içlerinde yenilenmelerinden yana.

Zaten kendisi tam da bu işin adamı… Tüm serüven filmleri külliyatını ezbere biliyormuş gibi bir hali var; pırıl pırıl zekasının da katkısıyla yeni bir şeylere imzasını atabiliyor.

Rodriguez’in yeni tarafı öncelikle filminin senaryosunda, sahnelere yaşam veren irili ufaklı trüklerinde, eski klişelerle yenilerini harmanlamasında, macera şablonlarıyla dalga geçmesinde (finalde fırlatılan gitar kutusu yeniden alınır) ve fakat az sonra kendisinin de kullanmasında (Buscemi’nin Mariachi’nin yüzünün hep gölgede kalmasıyla ilgili sözleri) yatıyor. Onun top koşturduğu alanda olmaz diye bir şey yok, Mariachi ve bardaki son sağ adamın el attıkları silahlar üçüncü kez boş çıkabiliyor örneğin. Macera külliyatına hakim olduğu için gerilimi nasıl yaratabileceğini (Carolina ve Bucho konuşurken Mariachi silahını hazırlar), sürprizin gücünü ve güzelliğini (Tarantino’nun anlattığı aptal barmen fıkrasını dinleyen barmen ateş eder) biliyor, bildiklerini iyi uyguluyor ve sinema duygusu da sağlam olduğu için son derece keyifli, tıkırında giden, sinema dilinde ciddi bir sorunun gözlenmediği bir film yaratabiliyor.

Fakat iş görüntülerle oluşturduğu anlamın sorgulanmasına gelince Rodriguez’in bulunduğu nokta hiç de parlak görünmüyor. Bu açıdan bakıldığında “Desperado” 18. sınıf Hong Kong filmlerinin Meksika versiyonu gibi okunabilir. Tabii ki sineması daha sağlam, yenilikçi ve çok daha eğlenceli, ama sonuçta o Hong Kong filmlerinden daha “dolu” değil… Örneğin Mariachi ve Bucho başta olmak üzere filmdeki insanlar karakter değiller, iyi ve kötü adam tipleri dolanıyor ortalıkta, hele bazıları (Bucho’nun sağ kolu ve Bıçakçı) tam karikatür… Olaylar çok yüzeysel; örneğin Mariachi hayattaki tek dostları Quino ve Campa’nın ölümlerine pek üzülmüş görünmüyor (“Desperado”da beni düşündüren tek şey Rodriguez’in Tarantino’yla ilişkisi oldu. Filmine Tarantinovari bir açılışla başlayan, Tarantino’yu oyuncu olarak kullanan ve beynini uçurtan Rodriguez, filminin en başarılı çatışma sahnesinde ona “Tüm bunlar şu anda mı oluyor?” repliğini söyletmekle ne demek istiyor dersiniz?). Böyle olunca da öykünün içerdiği tüm dramatik malzemeyi boşaltıyor, filmi büyük bir şakaya dönüştürüyor. Hiçbir duygu aktarmadığı için keyifle izlense de izi kalmayacak bir film “Desperado”.

Filme demode bir dramaturji anlayışı damgasını vuruyor: Çocuğun vurulması, Mariachi’nin onun başında ahlak dersi vermesi, Bucho’nun Mariachi’nin ağabeyi çıkması gibi dramatik öğeler tek kelimeyle felaket… Koca filmde insana dair hiçbir şeyin olmaması, tüm olayların yaşandığı kasaba hakkında en küçük bir şey bile göstermemesi ise bir başka ciddi sorun.

Velhasıl Rodriguez’in düşünsel açıdan fena halde yoksul olduğu ortada.

Ve tüm gücünü sinematografiden alan, hatta görüntüler üzerindeki egemenliği dışında önemli hiçbir özelliği bulunmayan Rodriguez, başka alanlarda hareketli sahnelerde olduğu kadar başarılı ve yaratıcı değil. Bardaki çatışma sahnesini doğru, başarılı ve yaratıcı öğeler ekleyerek çeken bir yönetmenin sevişme sahnesini (yakın plan yüzlerin göründüğü birkaç “vahşi” plan dışında), üçüncü sınıf Hollywood yönetmenlerinin yaptığı gibi mum ışığına ve çıplak vücutlara sığınarak çekmesi, sevişme sahnelerinde uygulanagelen çok plan-yumuşak kurgu yapısına, planlar arasına flaşlar atmak dışında en küçük bir farklılık ekleyememesi, “tutku”yu resmedecek gücünün olmaması ancak bahsettiğim düşünsel yoksullukla açıklanabilir. Bu yoksulluk Rodriguez'in önemli bir sinema adamı olamayacağını, anlatımdaki ustalığı ise, kendi çizgisinde çok daha yaratıcı ürünler vereceğini düşündürüyor. Ama zaten “tetik çekmek, gitar çalmaktan kolaydır”…

Antrakt, Sayı. 55, Nisan 1996

Desperado
Senaryo, kurgu ve yönetim: Robert Rodriguez; Yapımcılar: Bill Borden, Robert Rodriguez; Görüntü yönetmeni: Guillermo Navarro; Müzik: Los Lobos; Oyuncular: Antonio Banderas (El Mariachi), Salma Hayek (Carolina), Joaquim de Almedia (Bucho), Cheech Marin, Steve Buscemi, Quentin Tarantino; 1995 ABD yapımı; 105 dakika; Dağıtımcı firma: WB.; Gösterim tarihi: 23 Şubat 1996